Benjamin Button’ın Sıradışı ve Etkileyici Hikayesi

9 sene önce, Film kategorisine eklendi.

Son birkaç aydır izlediğim en iyi film diye giriş yapayım. Üzerine o kadar çok konuşulur ki, nereden başlayacağımı bilemedim. Yazacak çok şey var aslında ama ben sizinle genel bilgileri paylaşacağım. Aslında bildiğiniz üzere (blogun üstündeki notta yazana göre) yeni projeler sebebiyle uzun bir süre yeni yazı yazmayacaktım. Bu film için yazmaya değer olduğunu düşündüm ve yazıyorum.

benjamin-button-kardesler-cutis-laxa-hastaligi-nedir6

Geçen gün Warner Bros bir özel gösterim ile filmi İstanbul’da görücüye çıkarmıştı. Gösterim tarihi 6 Şubat olması sebebiyle, bir ay öncesinden izleyebilenler şanslıydı. İzleyen dostlar sağolsunlar bloglarında filmi öve öve bitiremediler.

Spoiler vermemek için bu mükemmel hikayeden bahsederken çok kıvranacağım. Buraya döneceğiz, biraz filmin künyesi üzerinde duralım.

Hikayenin yaratıcısı Francis Fitzgerald’ın bu eserini Eric Roth senaryolaştırıyor. Yönetmeni Se7en ve Fight Club filmlerinden bildiğimiz David Fincher. İki filmin de başrolünde Brad Pitt var. Benjamin Button’u da Brad Pitt oynuyor. Neyseki her biri arşivlik başyapıtlar.  Şimdi akla bir soru geliyor. David Fincher Brad Pitt’i çok mu seviyor? Bir adamın yaptığı her iş istisnasız güzel oluyorsa sevsin tabi yahu. Müzikler ve ses efektleri de çok etkileyici, detaylara çok önem vermişler. Filmin müzikleri Alexandre Desplat’e ait. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filminin verdiği keyfi tekrar yaşadım. İklimler’in ses efektleri ve kurgusu da mükemmeldir. Hatta bu dalda ödüle aday gösterilmiştir.

Başrolde Brad Pitt oynuyor demiştik ve O’na Cate Blanchett eşlik ediyor. Filmin konusunu merak ettiğinizi biliyorum.

Şöyle ki;
Filmde ikinci dünya savaşı sonrası, seksen yaşlarında, vücudu hiç de yeni doğmuş bebeğe benzemeyen bir adam olarak doğan ve her an ölebilir gözüyle bakılan fakat gün geçtikçe şaşırtıcı şekilde gençleşen, güç kazanan ve hayatını tersten yaşayan Benjamin Button’ın sıradışı hikayesi anlatılıyor. Bu süre  zarfında Benjamin savaşa katılıyor, aşık oluyor, acı çekiyor, mutlu oluyor, ilklerini yaşıyor ve insanları şaşırtmaya devam ediyor.

Ek olarak film, Golden Globe’da en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi senaryo ve en iyi müzik dallarında ödüle aday gösterildi.

Filmin hikayesine benzeyen ve Wolkanca’nın blogunda yayınladığı, benim de ilk kez orada okuduğum Can Yücel’in bir yazısını paylaşmak istiyorum.

Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak çok daha güzel, hatta mükemmel olurdu. Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev. Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz. Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda el pençe divan. Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade. Aman ne güzel günler başlıyor. Derken bir gün patron size artik Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada Babanız ortaya çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artik eve dön, isi bırak, okumaya basla harçlığın benden olsun. “Keyfe bakar misiniz? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve Babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artik. Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna “diyorlar. Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken Anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yasıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. Ve günün birinde müthiş bir olayla hayatiniz bitiyor.

Bağlantılar

Web Sitesi (Warner Bros Türkiye)

IMDB (Internet Movie Database) Sayfası

Bu film hakkında yazan bloggerlar

Wolkanca:  Hayatı tersten yaşasaydık?

Müge Cerman: Benjamin Button’ın tuhaf hikayesi

Sineofrenik:  The Curious Case of Benjamin Button (2008)

Çubuk Makarna: The curious case of Benjamin Button

Uyuyang: Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi

Warner Bros Türkiye’de yayınlanan Prodüksiyon Notları

Aşağıdaki yazı efsane bilgiler içeriyor. Film hakkında bilmek istediğiniz ya da istemediğiniz her ayrıntıya yer verilmiş. Spoiler değildir yanlış anlaşılmasın.

“Alışılmadık şartlar altında dünyaya gelmişim”.

İşte F. Scott Fitzgerald’ın 1920’lerde yazdığı ve seksenli yaşlarında doğup, geriye doğru yaşlanan bir adamı konu alan hikayesinden uyarlanan “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” böyle başlıyor: Benjamin Button hepimiz gibi zamanı durduramayan bir adamdır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1918’de, New Orleans’tan başlayıp 21. yüzyıla uzanan serüveniyle, onun hikayesi herhangi birininkinden daha sıradışı bir hayatı içerir. Film, pek de sıradan olmayan bu adamın yaşadığı serüven içinde karşısına çıkan kişilerin ve yerlerin, bulduğu ve kaybettiği aşkların muazzam öyküsünü, hayatın keyifleri ile ölümün hüznünü ve zamanın ötesine uzanan şeyleri konu alıyor.

Paramount Pictures ve Warner Bros. Pictures bir Kennedy/Marshall yapımı olan David Fincher filmi “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”ni sunar. Başrollerini Brad Pitt, Cate Blanchett, Taraji P. Henson, Julia Ormond, Jason Flemyng, Elias Koteas ve Tilda Swinton’ın paylaştığı filmi David Fincher yönetti. F. Scott Fitzgerald’ın kısa öyküsüne dayanan hikayeyi Eric Roth and Robin Swicord yazdı, Eric Roth senaryolaştırdı. Filmde Kathleen Kennedy, Frank Marshall ve Ceán Chaffin yapımcı olarak görev aldı.

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”nin kamera arkası ekibi, görüntü yönetiminde Claudio Miranda, yapım tasarımında Donald Graham Burt, kurguda Kirk Baxter ve Angus Wall, kostüm tasarımında ise Jacqueline West’ten oluşuyor. Filmin müziği Alexandre Desplat’nın imzasını taşıyor.

YAPIM BİLGİLERİ

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”nin gelişimi 1920’lerde F. Scott Fitzgerald’ın kaleme aldığı kısa hikayeyle başladı. Ama aslında ona da ilham veren şey Mark Twain’in şu sözüydü: “Seksen yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu”.

Fitzgerald’ın hikayesi bir fantezi, bir hayaldi. Bu yüzden de onu beyaz perdeye taşımak çok uzun zamandır fazla iddialı ve başarması adeta hayal olan bir yapıt olarak görülüyordu. Proje yaklaşık 40 yıldır ortalıkta dolanıyordu, ta ki yapımcılar Kathleen Kennedy ve Frank Marshall ona el atana dek. On yıldan fazla zamandır, aynı proje Eric Roth, David Fincher ve Brad Pitt’in de ilgisini çekiyordu.

Hikayenin konsepti, senarist Roth için, hayatı gerek her gün yaşanan samimi anların sentezi aracılığıyla, gerek dünya savaşı kadar büyük ya da bir öpücük kadar küçük olabilecek olayların sentezi aracılığıyla çok daha geniş bir tuval üzerinde görebilme fırsatı yarattı. “Eric bu kadar büyük çaplı ama son derece kişisel bir hikayenin hakkını vermek için ideal kişiydi” diyor Kennedy ve ekliyor: “‘Forrest Gump’ta, epik hikayelerin fon oluşturduğu bir ortamda ortaya samimi portreler çıkardı ve ayrıntıları çok iyi gözlemleme yeteneğine sahip olduğunu gösterdi”.

Hayatı geriye doğru yaşama fırsatı ideal görünebilir. “Ama o kadar basit değil” diyen Roth, bunu şöyle açıklıyor: “Yüzeyde, harika bir şey olacağını düşünürsünüz ama bu farklı türde bir hayat. Bence hikayeyi zorlayıcı kılan da bu. Benjamin hayatı geriye doğru yaşadığı halde, ilk öpüşmesi ve ilk aşkı onun için yine de aynı ölçüde önemli ve anlamlı. Hayatı ileriye doğru mu geriye doğru mu yaşadığınız fark etmez, hayatınızı nasıl yaşadığınız önemli”.

Roth, hikayeyi kurarken ve yazarken, anne babasının kaybını yaşadı. “Ölümleri benim için elbette çok acı vericiydi ve hayata başka türlü bakmama yol açtı” diyor Roth ve ekliyor: “Bence insanların bu hikayede etkilenecekleri şeyler beni etkilemiş olan şeyler olacak”.

Film insanın zamandan ve yaştan bağımsız durumunu, yani hayat ve aşkın keyfini, ölümün hüznünü irdeliyor. Roth, “David de ben de bunun herhangi birinin hikayesiymiş gibi algılanmasını istedik” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Bu bir adamın hayatı sadece. Filmin olağanüstü olan yönü bu. Karşımızda çok sıradan bir adam var ve bu tuhaf karakteri etkileyen şeyler herkesi etkileyen şeyler”.

Benjamin’in içinde bulunduğu durum tamamıyla tuhaf olsa da, serüveni her hayatın özünde yatan karmaşık duyguların altını çiziyor. Marshall bu konuda şunları söylüyor: “Hayatımız süresince kendimize sorduğumuz sorulara parmak basıyor. Bir filmin bu kadar farklı ve kişisel bakış açıları ortaya koyması ender görülen bir şey. Altmışlı yetmişli yaşlarında olanlar filmi belli bir şekilde görecekler, yirmilerinde olan birisiyse başka bir şekilde”.

Yapımcı Céan Chaffin projenin uzun zamandır Fincher’ın etrafında gidip geldiğini, senaryonun daha önceki bir versiyonunun 1992’de Fincher’la çalışmaya başladığında onun masasında durduğunu belirtiyor. “Sevdiği ve yıllar içinde tekrar tekrar gündeme getirdiği bir şeydi” diyor Chaffin ve ekliyor: “Brad ona bu konuyu sorduğunda, ‘Harika bir film olabilir’ dediğini de hatırlıyorum, Senaryolar gelir gider ama bu senaryo hiç gitmedi. David bazı şeylerin doğru nedenlerden ötürü gittiğini, pişmanlık duymamak gerektiğini söyler. Bu senaryonun gitmeyip kalmasının doğru nedenleri olmalı”.

Fincher’ın kendisinin yaşadığı kayıp hikayeye duyduğu hayranlığı arttırdı. “Babam beş yıl önce öldü. Son nefesini verirken orada yaşadıklarımı hatırlıyorum” diyor ve ekliyor: “Çok derin bir deneyimdi. Sizin oluşumunuza birçok açıdan yardım etmiş olan birini, hayatınızın kutup yıldızını kaybettiğinizde, hayatınızın barometresi şaşıyor. Artık kimseyi memnun etmeye çalışmıyorsunuz ya da bir şeye tepki olarak hareket etmiyorsunuz. Birçok açıdan gerçekten yalnızsınız”.

Filmin ilk hazırlıklarında, Fincher’ın Kennedy ve Marshall’la toplantıları çoğu zaman fazlasıyla kişiseldi. Yönetmen bu toplantılar hakkında şunları söylüyor: “Hikaye hakkında konuşmaya başlıyorduk fakat daha on beş dakika geçmeden, sevdiğimiz ama kaybettiğimiz, sevdiğimiz ama bize dikkat etmeyen ya da peşinden koştuğumuz veya bizim peşimizden koşan kişilerden söz ediyor oluyorduk. Film bu açıdan ilginç; hepimizde böyle bir etki yarattı”.

Filmi yapmak iddialı bir atılım olacaktı çünkü hem dramatik hem teknik zorluklar söz konusuydu. “Mezardan beşiğe uzanan bir hayat deneyimini, inişiyle çıkışıyla, tek bir filmde ustalıkla, kısa ve öz bir biçimde nasıl aktarırsınız?” diye soruyor Kennedy ve ekliyor: “Eric’in senaryosu her an sonradan kafanızda çınlayan bir duygu demeti yayıyor. Bu hassasiyeti geçiştirmek deneyimin gücünü azaltırdı. Bu yüzden, bir yaşam deneyiminin bütününü yansıtmanın zaman alacağını baştan itibaren biliyorduk”.

Pitt için karakteri canlandırmanın tek yolu, her yaşı bizzat kendisinin canlandırmasıydı. Film açısından bu en büyük zorluklardan biriydi. “Brad karakterin hayatını baştan sonra oynayamayacaksa rolün ilgisini çekmeyeceğini söyledi” diyor Fincher ve ekliyor: “Kathy ve Frank bunu nasıl yapacağımızı oldukça merak ediyorlardı. ‘Bilmiyorum ama bir yolunu bulacağız’ dedim”.

Pitt’i ilgilendiren bir başka nokta da Benjamin’in yolculuğuydu. Fincher bu konuda şunları söylüyor: “Pek çok aktör canlandırdıkları karakterin yaptıkları doğrultusunda rolü tartar. Doğrusu Benjamin pek fazla şey yapmıyor denebilir ama muazzam çok şey yaşıyor. Brad mükemmel bir seçimdi. Daha az yetkin ellerde pasifleşebilecek bir roldü bu”.

Fincher, Pitt’e rol arkadaşı olarak Cate Blanchett’ı seçti. Yönetmen, “’Elizabeth’teki performansından beri aktrise bir rol vermeyi düşünüyordum. ‘Sunset 5’e gidip, ‘Aman Tanrım, kim bu?’ diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Böylesine bir güce ve beceriye sahip kişilerle her gün karşılaşmıyorsunuz” diyor.

Pitt ise Blanchett için şunları söylüyor: “Performanslarımızın çoğunu yukarı taşıdı. Çok başarılı. Harika bir arkadaş. Sahneleri çok az oyuncunun okuyabileceği şekilde okuyor. Onu bir zarafet abidesi olarak görüyorum. Bir dansçıyı oynaması hoşuma gitti. Ona ve kimliğine çok uygun çünkü yadsınamaz bir zarafete sahip”.

Blanchett’ın canlandırdığı Daisy karakteri ile Benjamin arasındaki ilişki Daisy bu doğaüstü şartları anlayıp onlarla yaşamayı öğrendiğinde gelişmeye başlar. Eric Roth bu konuda, “Cate kendisi yaşlanırken sevdiği kişinin geriye doğru yaşlanması düşüncesiyle barışmak zorunda kalan bir kadını canlandırıyor. O zaman yaşam Daisy için nasıl bir şey mi oluyor? Dürtüleriyle hareket eden tutkulu bir dansçıdan içinde çok derin bir güç barındıran birine dönüşüyor” diyor.

Blanchett, her ne kadar bale dersleri çocukluğunda kalsa da, Daisy’yi bir dansçının duruşu ve tutkusuyla canlandırdı. “Çocukken kızların tipik bir şekilde yaptığını yaptım ve bale dersleri aldım ama piyano ile bale arasında seçim yapmam gerekti” diyen Blanchett, şöyle devam ediyor: “Piyanoyu seçtim ama sonra tiyatro için onu da bıraktım. Dans çok sevdiğim bir sanat dalı ama sınırlarımı biliyorum. Film bu sevgimi tekrar yaşamak için harika bir fırsattı”.

Daisy, Benjamin’le teması olan çok sayıda insandan sadece biri. “Benjamin bir bilardo topu gibi; çarpıştığı her insan onda iz bırakıyor” diyor Fincher ve ekliyor: “Hayat böyle bir şeydir; bu çentik ve sıyrıkların bir derlemesi. Onu başkası değil de olduğu kişi yapan işte bunlar”.

Pitt ise şunları söylüyor: “Çentikler fikri hoşuma gitti. İnsanlar bir etki yaratır, bir iz bırakırlar. Bunda çok şairane ve kabullenici bir yan var. Yuvarlanıp gidiyorsunuz anlamına gelmiyor. İstediğiniz şey için mücadele etmiyorsunuz anlamına da gelmiyor. Hayatın kaçınılmazlarını kabul ediyorsunuz anlamına geliyor. İnsanlar gelir ve gider. İnsanlar gerek seçerek gerek ölerek terk ederler. İnsanlar terk ederler, tıpkı sizin de bir gün terk edeceğiniz gibi; bu kaçınılmazdır. Soru bununla nasıl başa çıkacağınız”.

Pitt bu olguyu sık sık birlikte çalıştığı dostuyla özdeşleştiriyor: “Film Fincher için doğru olduğunu bildiğim bir düşünceyi irdeliyor: Kendi hayatlarımızdan sorumluyuz. Başarılarımızdan ve başarısızlıklarımızdan bizler sorumluyuz. Suçlayacak ya da paye verecek başka herhangi biri yok. Yazgının mutlaka payı var ama sonuç olarak onu şekillendiren bizleriz”.

Bu rol Pitt’e önceki herhangi bir rolünde olduğundan daha karmaşık bir zorluk getirdi: Film boyunca karşısına çıkan insanlarla etkileşiminde karakterin iç gücünü ortaya koyması gerekliydi. “Benjamin Button’ın yolculuğu son derece içsel” diyor Blanchett ve ekliyor: “Rolün oyuncu olarak Brad’in üzerine yıktığı fiziksel zorluklar bir yana, esas püf nokta filmdeki herkese kulak veren, onlara yardıma hazır ve tepkisel bir karakter olmasıydı”.

Fincher da şunu ekliyor: “Belki de Brad’in bugüne kadarki en sessiz performansı”.

Roth ise Pitt’in, canlandırdığı karakterin olağanüstü yanlarını kendi temel insaniyetine dayandırdığını şu sözlerle ifade ediyor: “Performansındaki esas hüner Brad’in karakteri ‘sıradan’ bir adam gibi oynaması. Sanırım karakter için kendi hayatından bir şeyi getirerek, rol yapmanın ötesine geçti. Brad farklı türde bir yaşam sürmenin nasıl bir şey olduğunu anlıyor”.

Benjamin’i evlat edinen Queenie adlı kadının her zaman dediği gibi, “Seni neyin beklediğini asla bilemezsin”.

Benjamin, 1918 yılında, New Orleans’ta, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda doğar. Doğmak için güzel bir gecedir. Benjamin’in annesi doğum sırasında ölünce, babası çocuğun görüntüsü karşısına dehşete düşer ve onu bir emekliler evi olan Nolan Evi’nin basamaklarına terk eder. Burada çocuk evin kahyası Queenie tarafından içeri alınır.

Film olgunluk aşamasına gelmeden çok önce bu rolün Taraji P. Henson’a verilmesi, casting yönetmeni Laray Mayfield’in Fincher’a aktrisin “Hustle and Flow”daki performansını göstermesinin ardından kararlaştırılmıştı. “Bu kadar hayat dolu ve anaç olması hepimizi etkilemişti” diyor Fincher ve ekliyor: “Taraji’de Queenie’nin tüm sıcaklığını, tüm yargılamaktan uzak tavrını gördüm”.

Queenie pek çok insanın asla yapamayacağı bir iş yapmaktadır. Henson bu konuda, “Ölümle nasıl başa çıkılacağını bilen bir kadın o” diyor ve ekliyor: “Aynı zamanda, adeta bir koşulsuz sevgi abidesi. Irkçılığın söz konusu olduğu bir dönemde, kendisinin olmayan, beyaz ve böylesine sıradışı şartlarda doğmuş bir çocuğu eve alabiliyor. Tüm bunları gözardı edip onu seviyor”.

Henson canlandırdığı karakterle son derece kişisel bir düzeyde bağ kurduğunu şöyle açıklıyor: “Benim için çok ruhani bir yolculuk oldu. Babamı yeni kaybetmiştim, ve onu çok fazla özlememe rağmen, sanki ölümü Queenie’ye uzanan serüvenimin bir parçası gibiydi. Babam hastayken hiç yalnız kalmamasına büyük özen gösterdik; yatağının başında her zaman biri oluyordu. Benim yanında olduğum sırada vefat etti çünkü bununla başa çıkabileceğimi biliyordu. Bu rol acımın dinmesine, acım ise performansımı şekillendirmeme yardımcı oldu. Sanat çok iyileştirici olabiliyor”.

Benjamin yetişkinliğe ilerlerken yaşadığı kayıpları çok az kişinin karşılayacağı bir sükunetle karşılıyor. Fincher bunu şöyle açıklıyor: “Kendi ölümlülükleriyle barışık insanların olduğu bir dünyadan geliyor; dolayısıyla onu korkutan fazla bir şey yok. Tanıştığı herkes gelip geçici; onlarla geçirdiği her an son anı olabilir. Yine de, oradaki hiç kimse ölüm konusunda isterik değil; hepsi ölüme hazırlıklılar. Bu yüzden, Benjamin, çok genç yaşta ölümün en derin anlamıyla tanışıyor. Ölüm herkesin başına gelecektir ve bizler kaçınılmazı düşünmek zorunda kalmamak için hayatlarımızı başka şeylere odaklanarak geçiririz”.

Benjamin, Daisy’yle ilk olarak ikisi de çocukken tanışır. Büyükannesini ziyaret etmek için Nolan Evi’ne gidip gelen Daisy, Benjamin’in yaşlı bedeninin içinde yatan çocuğu görür. “Bu filmin temel taşlarından biri hayatlarının nasıl çakıştığı ve farklılaştığı” diyor Roth ve ekliyor: “Büyüyüp değiştikçe ilişkileri evrim geçiriyor; ve arada da birçok fırsat bulunuyor ve yitiriliyor”.

Çevresindeki herkes yaşlanırken, Benjamin tek başına gençleşmektedir. “Geriye doğru yaşlanmak Benjamin’in bazı şeylere sonsuza dek tutunamayacağımızın daha çok farkında olmasını sağlıyor” diyen aktör Mahershalalhashbaz Ali, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bazı şeylere bir süreliğine sahip olabileceğinizi, sonra onlardan ayrılmaktan mutsuz olmamak gerektiğini biliyor. Fırsat çıktığında bir şeyden alabileceğiniz kadarını alabilirsiniz ama asla sizin olmaz”.

Bu anlamda bir kabulleniş Fincher’ın babasında da gördüğü bir özellik. Yönetmen bu konuda, “Benjamin’de babamdan çok şey görüyorum” diyor ve ekliyor: “Büyük Buhran döneminin çocuğu ve de bir gazeteci olarak babam gözlemci, biraz da stoacı bir adamdı. Çevresine yargılamadan bakardı. İnsanları olduğu gibi kabul etmekten mutluluk duyduğunu hatırlıyorum. Benjamin’in tepkilerinde de bunu gördüm; özellikle insanlara ve durumlara yaklaşımında. Ona bakıp, ‘Evet, Jack böyle yapardı. Bu şekilde davranırdı’ diyordum”.

Benjamin, Queenie’nin yanı sıra Nolan Evi’nde yaşayan yaşlı adamlar ve kadınlar tarafından büyütülür. Onların maceraları ve hayat dersleri geride kalmıştır. Alacakaranlık yıllarını sessiz sakin geçirmek için Nolan Evi’ne gelmiştirler.

Queenie’nin uzun süreli aşkı olan Tizzy Weathers, Benjamin’in ilk “baba”larından biridir. Tizzy’yi canlandıran Mahershalalhashbaz Ali, canlandırdığı karakter için şunları söylüyor: “O, Benjamin için bir tür bayrak direği, erkekliği için bir barometre. Tizzy ona rehberlik ediyor ve onu büyütüyor. Okumayı yazmayı öğretiyor; Shakespeare’i öğretiyor. Ama bence her şeyden önce ona erkek olmak nedir onu öğretiyor. Tizzy, Benjamin’e bu temeli veriyor ki Benjamin’in hayatında bir erkek modeli olabilsin”.

Ama Benjamin’in tanıyıp sevdiği herkes gibi Tizzy de hayatında kısa süre için yer alacaktır. Benjamin, dış dünyaya çıkarken, Queenie ve Tizzy’nin yanı sıra Daisy’yi ve bildiği tek yuvadaki dostlarını da geride bırakır. Onu maceraya davet eden kişinin adı Kaptan Mike ve şilebindeki renkli mürettebattır.

Vücudunu kaplayan dövmeler aracılığıyla gizli kimliğini ortaya koyan bu kır saçlı kaptanı Jared Harris canlandırıyor. Harris canlandırdığı karakteri, “biraz engellenmiş, hayal kırıklığı yaşayan, ayyaş ve bir bakıma da başarısızlığından ötürü öfkeli bir sanatçı” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Aile işine girmiş çünkü babasına karşı koyacak cesareti bulamamış”.

Kendi babasıyla olan sorunlarına rağmen, Kaptan Mike da Benjamin için bir diğer “baba” figürü olur. Harris bu konuda ise şunları söylüyor: “Babanız hayatınızda çok güçlü bir figürdür. Bu hikayenin örgüsünde de erkek karakterler ve babalar ile oğullar arasındaki ilişkiler çok önemli yer tutuyor. Kaptan Mike, Benjamin’i bir baba-amca gibi hayatın kötülükleriyle ve zevkleriyle tanıştırıyor. Ayrıca onu denizde bir yaşamla tanıştırıyor ve böylece Benjamin dünyayı görme fırsatı elde ediyor”.

Ama Kaptan Mike, kendisinden önceki Tizzy gibi, Benjamin için sadece gerçek babasının yedeği görevi görür. Benjamin’i Queenie’nin kapı basamaklarına bırakan kişi gerçek babası Thomas Button’dır. Baba Button’ı canlandıran Jason Flemyng, “Thomas tüm hüznünü, kırgınlığını ve gelecek korkusunu çocuğa aktarıyor. Karısını doğumda kaybettikten sonra, Thomas, tuhaf bir şekilde, oğlunu geride bırakarak tüm kalp acısından kurtulacağını sanıyor ama aslında hayatının kalan kısmını bu pişmanlıkla yaşıyor. Oğlunu bıraktığı düşüncesi kafasından hiç çıkmıyor” diyor.

Hem Pitt’in hem de Fincher’ın dostu olan Flemyng, Eric Roth’un senaryosundan öylesine etkilendi ki Thomas Button rolünü alabilmek için kendini hemen bir kasete kaydetti. Bunu şöyle anlatıyor: “Bu rolde neler yapabileceğimi Fincher ve Céan Chaffin’e ir an önce göstermek için sabırsızlanıyordum. Bunun sinemaya gidip izlemek isteyeceğim türde bir film olacağını biliyordum. Gerçekten de bu filmin bir parçası olmak istedim”.

Benjamin uzakta bir Rus liman şehri olan Murmansk’ta reşit olur ve burada bir başka kilit kişiyle, Elizabeth Abbott’la (Tilda Swinton) tanışır. “Tilda her şeyi yapabileceğini defalarca kanıtladı” diyen Kennedy, şöyle devam ediyor: “Perdeyi Brad, Cate, Taraji ve filmin tüm diğer harika oyuncularıyla paylaşma fırsatı bir bütün olarak yapımın enerjisine büyük katkı sağladı”.

Bir diplomatın karısı ve yalnız bir kadın olan, İngiliz Kanalı’nda yüzmenin hayallerini kuran Elizabeth Abbott, Benjamin’e ilk öpüşme deneyimini tattırır. Swinton, “İkisi de birbirlerinden bir şeyler öğreniyorlar. Elizabeth rahat, enerjik ve kendini arayan bir kadın; Benjamin ise sabırlı, sade ve iyimser. Aralarında adil bir alışveriş var. Hayat macerasının sonuna gelmiş bir kadın olarak Elizabeth, Benjamin’deki yeni başlıyor olma hissinden etkileniyor, çünkü Benjamin yeniliklerle ve bağımsızlıkla yaşıyor, seçenekleri var ve kendi hayatını kendi elinde tutuyor. Ben Elizabeth’in bu şekilde etkilenmesini çok dokunaklı buldum”.

Benjamin’in şileple seyahat ettiği dönemlerde, Daisy’nin yaşam çizgisi onu New York’a getirir. Hayatının baharında, duygu yüklü, sınırları zorlayan genç kadın burada bir dans grubuna katılır. “Bu, karşılıklı bağımlılığın olduğu, ‘Sensiz yaşayamam’ türünde bir aşk şarkısı değil” diyor Fincher ve ekliyor: “Birbirlerini beklemiyorlar. İkisi de cinsel olarak hareketli. Onlar her ne kadar kolay bir yol olmasa da, belli bir süre birlikte olmayı seçen tamamen bağımsız iki insan”.

İkilinin yaşamları süresince hayat çizgileri buluşacak ve ayrılayacaktır, ta ki, Fincher’ın deyişiyle, bir arada olma vakitlerinin geldiğini gösteren ortadaki o “tatlı kesişme noktası”nda kavuşana dek. Yönetmen bu konuda şunu söylüyor: “Evren tam olarak doğru anda ikisini oldukları kişiler yapmak için bir komplo kurmuş. Nihayet bir araya geldiklerinde derin bir soluk alıyorsunuz çünkü artık aralarındaki ilişki olması gerektiği gibi olabilir”.

Daisy, ve Benjamin’in dünyasını dolduran tüm insanlar öykünün gidişatı içinde kendi iniş çıkışlarını yaşıyorlar. Onların hikayeleri ister somut ister karenin dışında olsun filmin dokusunun varlıkları yadsınamayacak birer ilmiği.

“Bence David’de sanatçının filmin malzemesini elinde tutma özelliği var” diyen Swinton, bunu şöyle açıklıyor: “Kolları sıvalı. Hem Hollywood sinemasının geleneklerini biliyor hem de sinemanın sınırsız olasılıklarını görüyor. Üstelik bunları gerçek bir öncünün tavrıyla yapıyor. Kum havuzundaki bir çocuk gibi. Çalışma arkadaşlarıyla oluşturduğu görüntülerin, aslında kendi kafasında zaten tamamen oluşturmuş olduğu filmin bir bilgisayardan indiriliyormuş gibi indirilmesinden ibaret olduğu hissine kapılıyorsunuz. Sanki kendi film zevkini gelişmiş bir oyun içinde bir araya getiriyor; sanki bir rüyayı hatırlarmış gibi. Mucizeler ondan hiç uzak değilmiş gibi görünüyor”.

Pitt de benzer bir görüş bildiriyor: “David içine şeytan girmiş bir adam gibi. Sinema gözü olağanüstü. O, hareket halindeki kameranın dengesi ve balesinde süperden daha azıyla yetinmez. Büyük ödül ise sonunda ortaya ustalıkla işlenmiş bir yapıtın çıkması. David adeta bir heykeltıraş”.

Blanchett da yönetmen için şunları söylüyor: “Bir fikri, bir anı, bir görüntüyü, bir karakteri ya da sahneyi daire içine alıyor ve her açıdan görüyor. Başkaları genelde bir fikri üç boyutlu görünce tatmin olur. David ise o fikri altı yedi boyutlu görene dek araştırmaya devam ediyor. Başkaları, ‘Dur David, bu imkansız’ dediğinde, daha da kamçılanıyor. Bence pek çok yönetmen bu filmi ve bizleri David’in götürdüğü noktaya yaklaştıramazdı”.

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” Montreal ve Karayipler’in de aralarında bulunduğu çeşitli mekanlarda çekildi. Karakterin doğum yeri olan New Orleans da bunlardan biriydi. Yapım başladığında şehir Katrina kasırgasının yıkımını yeni yeni atlatıyordu. “Katrina kasırgasından önce New Orleans’ta çekim yapmayı planlamıştık ama felaketin ardından orada çekim yapıp yapamayacağımız konusunda bir belirsizlik dönemi oldu” diyor Kennedy ve ekliyor: “Ancak, şehir yönetimi kasırgadan iki gün sonra bizi arayıp planlarımıza sadık kalmamız için bizi coşkuyla yüreklendirdiler”.

Kısa süre önce ağır duygusal ve fiziksel hasar görmüş bir bölgede çalışmak yapımcılar için lojistik sorunları beraberinde getirdiyse de, “Şehir yönetiminin kusursuz desteği ve tüm ekimizin inanılmaz yetenekleri sayesinde bu sorunlar kolaylıkla aşıldı” diyen Marshall, şöyle devam ediyor: “Her bir gün dikkatle planlandı ve prova edildi. Ayrıca David’in her alandaki önderliği herkese yapması gereken iş hakkında net bir fikir verdi. Böylece, genel olarak, çekimler çok yolunda gitti”.

Yapımcılar çok geçmeden zor günler yaşıyor olmanın şehrin insanlarını ruhen sarsmadığını gözlemlediler. Chaffin bu konuda şunları söylüyor: “Bence Fincher’la ben çok talihliyiz çünkü orada olmak isteyen insanlarla çalışma imkanımız oldu. Bu filmde inanılmaz oranda çok, ‘Evet, sizi burada görmekten mutluluk duyarız’ cevabı aldık, özellikle de Louisiana’dan. Senaryoyu okuyan herkes onun bir şeyinden etkilenmişti; etkilenilen şey kişiden kişiye de değişiyordu. Sanırım bu film onlara kendi hayatlarından bir şey hatırlattığı için onun bir paçası olmak istediler”.

Şehrin zamandan bağımsızlığı Fincher’ın filmindeki dönemlerin dokusuna mükemmel uyum gösterdi. “Filmdeki her dönemi zamanın geçtiğini çok da açıkça vurgulamadan yansıtmak önemliydi” diyor yapım tasarımcısı Donald Graham Burt ve ekliyor: “Setlerin içinde zamandaki doğal akış hissini yaratmak daha da önemliydi. [Set dekoratörü] Victor J. Zolfo’yla birlikte setlerde hangi öğelerin değişmesi hangilerinin zamanda asılı kalması gerektiğini tartışıyorduk. Her öğenin bir amacı ve mantığı olması gerekliydi; sadece boşluk doldurmak için oraya konulmamalı ya da değişiklik olsun diye değiştirilmemeliydiler”.

Fincher yapım tasarımı ekibiyle birlikte çalışarak, setlerde, birinin tavan arasında bulunmuş bir fotoğraf albümünün sayfalarını çeviriyormuş hissi yarattı ve setleri sıradan hayatlar yaşayan sade insanların portreleriyle donattı. “Setlerin her biri için kendi ‘hayat’ hikayelerimizi yarattık, özellikle de Nolan Evi ve [Benjamin’in Elizabeth’le tanıştığı] Murmansk’taki Winter Palace Hotel’i için. Buraları Benjamin’in hayatındaki önemli olayların geçtiği yerler” diyor Zolfo.

Yapımın her seviyesinde değişmez kural hikayenin özündeki asıl gerçekleri besleyecek inandırıcı bir gerçekçilik yaratmaktı. “Her ne kadar bu hikayede fabl esintileri olsa da, filmin gerçekçiliğin sınırlarında olabildiğince gezinmesini istedim” diyen Fincher, açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “‘Bir varmış bir yokmuş’ tarzında bir şey istemedim. Oyuncuların işini kolaylaştırmak istemedim. İzleyicilerin işini kolaylaştırmak istemedim. Yapım tasarım ekibinin işini kolaylaştırmak istemedim. Her şeyin dönemlere uygun olması gerekiyordu: O dönemde orası nasıl görünüyordu, insanlar ne giyiyordu, ne tür gözlükler ve işitme cihazları takıyorlardı? Tüm bu ayrıntılar gerçeğe uygun olmalıydı”.

Kostümler döneme uygun ve stilizeydi. Kostüm tasarımcısı Jacqueline West, çalışmaları arasındaki simetriyi sağlamak için erken bir evrede Burt ve Zolfo’yla buluştu. “David bir ressam gibi çalışıyor” diyen West, sözlerini şöyle açıklıyor: “Tren rayı setine gittiğimde, orasının bir Caillebotte tablosuna benzediğini düşündüm. Dolayısıyla, ilham alabilmek için Caillebotte’un ve Edouard Manet, Toulouse Lautrec, Courbet gibi diğer erken dönem empresyonistlerinin tablolarına başvurdum. Don Burt’ün güzel hassasiyetini kavrayabildiğim noktada renk paletime koyu renkli ve bulanık olan hangi rengi koyarsam koyayım uygun olacağını biliyordum”.

West, özellikle Benjamin Button’ın hayatının erken döneminde yer alan Queenie’nin gardırobu için Buhran Dönemi fotoğrafçılarının karelerinden yararlandı. “Queenie son derece karakter sahibi yoksul bir kadın. Bu yüzden, gardırobunun da onun karakterini yansıtmasını istedim” diyen West, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Onun kıyafetlerinin büyük kısmının Nolan Evi’nde yaşamış ve ölmüş kadınların kendisine verdiklerinden oluşacağını düşündüm. Bu kadınlar belki de 20 yıl önce kıyafet alışverişi yapmayı bırakmış olmalıydılar. Haliyle, Queenie’nin kıyafetlerini zamanın biraz gerisine götürdüm”.

Daisy ise aksine hep son moda giyinen, o dönemin bele oturan kıyafetlerini tercih eden bir kadındır. West, Daisy için dans koreografisinin öncüsü George Balanchine ile onun eşi ve ilham perisi olan Tanaquil LeClercq’i esas aldı. Bu çiftin ilham verdiği bir diğer kişi de Blanchett’tı. Aktris, “Daisy’nin gençliğinde popüler olan dans figürlerine baktım. George Balanchine ve Tanaquil LeClercq özellikle ilgimi çekti” diyor.

Blanchett, West için ise şunları söylüyor: “Provalarda Jacqueline balerin kıyafeti giydi. O görüntüsü bana vücut diliyle, duruşuyla ve iç çatışmalarıyla LeClercq’in resimlerini o kadar çok hatırlattı ki…”.

LeClercq 1940 ve 50’lerde Amerika’nın önde gelen tasarımcılarından olan ve “Amerikan Görünüşü”nün yaratıcı kabul edilen Claire McCardell’in kıyafetlerini tercih ediyordu. West, Daisy’nin en unutulmaz kostümlerinden biri olan ve Benjamin’le randevusunda giydiği dökümlü kırmızı elbise için bir McCardell tasarımından yararlandı. “Jackie kesinlikle suç ortağımdı” diyor Blanchett ve ekliyor: “Her bir dikişe, her bir düğmeye bayıldım. Beni Claire McCardell’le tanıştırdı. Elbise provaları benim için bir aydınlanma gibiydi. Kendimi muazzam şanslı hissettim”.

Hayatının başından sonuna Benjamin Button’ı giydirmek içinse, West 20. yüzyılın sinema ikonlarından yararlandığını söylüyor: “40’lardaki Gary Cooper’ı, 50’lerdeki Brando’yu, 60’lardaki Steve McQueen’i kullandım. Müthiş birer ilham kaynağıydılar. Brad’de de aynı karizma olduğu için o kıyafetleri taşıyabileceğini biliyordum”.

Pitt için gençliliğinden yaşlılığına Benjamin performansını destekleyecek bir diğer fiziksel öğe de dijital tekniklerdi. Uzun zamandır Fincher’la çalışmış olan görsel efektler amiri Eric Barba, “David bana daha en başından, ‘Performansı baştan sonra Brad yapmalı’ dedi. Benjamin filmin duygusal merkezi ve doğal açıdan imkansız gibi görünen zamanlarda da hikayenin içinde. Efektler ekibi olarak bizim önümüzdeki zorluk buydu”.

Barba, Oscar® ödüllü özel makyaj tasarımcısı Greg Cannom’la omuz omuza çalıştı. Cannom film süresince yaşlanma ve geriye dönük yaşlanma etkilerini destekleyecek protezleri yaratmakla sorumluydu.

Ayrıntılara gösterilen büyük özen filmin dijital görüntü yönetimine de yansıdı. “David’in film için çekim stili, David Lean’in mekan ve zaman hissini yakalayan destansı çekimler olarak nitelendirdiği şeyi andırıyor” diyor Marshall ve ekliyor: “Filmin duygusal keskinliği, David’in kamerayı bir gözlemci gibi kullanması sayesinde güç kazanıyor. Karakter tahliline dahil olmanızı istiyor ki kamera çalışması daha bilerek ve sakin yapılabilsin. Bu, hızlı çekimler ve çılgın kamera hareketleri gerektiren bir film değil”.

Görüntü yönetmeni Claudio Miranda, “Filmin olabildiğince doğal görünmesine çalıştık. Işık kaynağının nereden geleceğini tahmin edip, ona göre ayarlama yapmayı hedefledik. Bazı sahnelerde kareye ampuller koyduk ve ışıklandırmada onları kullandık. Normalde kareye ampul koyarsınız ama bunların ışığını kısıp, gerçek ışıklandırmayı dış bir kaynaktan yaparsınız. Olduğu haliyle ışığı kullanmak çok hoştu bence”.

Işık kaynakları bir dönemden diğerine geçerken değişim gösterdi. Fincher bu konuda şunları söylüyor: “Teknoloji ilerledikçe mumlardan gaz lambalarına sonra da ampul ve flüoresanlara geçiliyor. Bir kaç yerde sinema ışığı kullandık ama fazla değil. Doğal ışık kaynaklarını kullanabilmek, aynı zamanda hızlı hareket edebilmek için çoğunlukla dijital çekim yapıldı”.

Zaman zaman da çekimler kendiliğinden ortaya çıktı, Blanchett’ın Benjamin’le New York’taki randevusu sırasında kameriyede yaptığı dansı içeren zarif sahnede olduğu gibi. Fincher bunu şöyle açıklıyor: “Kameriyedeki sahne çok sadeydi. Orayı görünce, ‘Burada çekim yapmalıyız’ dedik. Arka planın nasıl olacağı konusunda bazı sorular vardı. Ben de, ‘Orası bataklık olduğuna göre fona biraz buhar ve duman verelim; ağaçları da ışıklandırıp, Kate’i siluet olarak gösterelim’ dedim. Eski, klasik bir Hollywood stili peşindeydik. Çok sade bir sahneydi. Bir müzik kutusunu andırıyordu”.

Fincher’ın şaşmaz hassasiyeti ve böyle ayrıntılara gösterdiği özen, Benjamin’in öyküsünün özünde yatan doğruları derinlemesine kavrayışıyla bütünleşti. “Hikayenin destansı boyutu ve duygusal yelpazesi düşünülünce, David’in yaptığı tüm seçimler tek kelimeyle mükemmeldi ve bizlerin filmin bir parçası olmaktan büyük mutluluk duymamızı sağladı” diyerek sözlerini noktalıyor Kennedy.

OYUNCULAR HAKKINDA

BRAD PITT (Benjamin Button) Sinemanın en çok izlenen yıldızlarından olan Pitt, ödüllü bir aktör ve şirketi Plan B Entertainment aracılığıyla da hızla başarı kazanmakta olan bir yapımcı.

Terry Gilliam imzalı “Twelve Monkeys”deki performansıyla Oscar® adayı olan ve Altın Küre kazanan aktör, Edward Zwick imzalı “Legends of the Fall” ve Alejandro González Iñárritu imzalı “Babel”deki performansıyla da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre adayı oldu.

Pitt son olarak Joel ve Ethan Coen’in komedi gerilim yapıtı “Burn After Reading”de rol aldı. Filmin dünya galası 2008 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapıldı. Aktör geçtiğimiz yıl, Andrew Dominik’in yönettiği “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford” adlı filmdeki Jesse James portresiyle Venedik’te En İyi Erkek Oyuncu seçildi.

Pitt “Burn After Reading”deki rol arkadaşı George Clooney’yle daha önce Steven Soderbergh imzalı hit filmler “Ocean’s Eleven”, “Ocean’s Twelve” ve “Ocean’s Thirteen”de de birlikte oynamıştı.

Shawnee-Oklahoma’da dünyaya gelen Brad Pitt’in ergenlik yılları Missouri eyaletindeki Springfield kentinde geçti. Columbia’daki Missouri Üniversitesi’nde reklamcılığa odaklı gazetecilik öğrenimi yaptı. Mezun olmadan hemen önce Los Angeles’a taşınarak reklamcılık ve grafik tasarım eğitimine devam etti. Ancak bu meslekler yerine Roy London ile çalışarak oyunculuk kariyerinin izini sürmeyi tercih etti. Kısa süre içinde çeşitli televizyon projelerinde rol almaya başladı. İlk dönem oynadığı diziler arasında Fox şirketinin “Glory Days”, HBO’nun “The Image” ve eleştirmenlerin çok beğenerek haftanın filmi seçtiği “Too Young To Die” gibi yapımlar vardı.

“Thelma & Louise”deki çekici otostopçu rolüyle eleştirmen ve sinemaseverlerin dikkatini çeken aktör, bunun ardından, Robert Redford’ın yönettiği “A River Runs Through It”te, Dominic Sena’nın yönettiği “Kalifornia”da ve Neil Jordan imzalı “Interview with the Vampire/Vampirle Görüşme”de rol aldı. Pitt’in boy gösterdiği diğer filmler ise şöyle sıralanıyor: 1992 Locarno Film Festivali’nde en iyi film dalında Altın Leopar Ödülü kazanan “Johnny Suede”; Ralph Bakshi’nin “Cool World”; Tony Scott’un “True Romance”, “Sleepers” ve “The Devil’s Own”; Jean Jacques Annaud’un “Seven Years in Tibet”; Marty Brest’in “Meet Joe Black”; David Fincher’ın “Fight Club” ve “Seven” adlı yapıtları.

Aktörün daha yeni filmleri arasında şunlar sayılabilir: 2005 yılının en başarılı filmlerinden olan, Doug Liman imzalı “Mr. and Mrs. Smith”; Wolfgang Petersen’in yönettiği “Troy”; Patrick Gilmore ve Tim Johnson imzalı animasyon film “Sinbad: Legend of the Seven Seas”; Tony Scott’ın yönettiği “Spy Game”; Gore Verbinski’nin yönettiği “The Mexican”; Guy Ritchie filmi “Snatch”; ve konuk oyuncu olarak küçük roller üstlendiği Soderbergh filmi “Full Frontal” ve Clooney’nin yönettiği “Confessions of a Dangerous Mind”.

Pitt’in sahibi olduğu Plan B Entertainment sinema ve televizyon projeleri üretiyor. Şirketin bugüne dek yapımını üstlendiği filmler şöyle özetlenebilir: Martin Scorsese’nin yönettiği, En İyi Film ve En İyi Yönetmen de dahil olmak üzere dört dalda Oscar® kazanan “The Departed”; Michael Winterbottom’ın imzasını taşıyan ve Angelina Jolie’ye Altın Küre, Independent Spirit, Eleştirmenlerin Seçimi ve Beyaz Perde Oyuncuları Locası adaylığı getiren “A Mighty Heart”; Tim Burton’ın yönettiği, Johnny Depp’in başrolünü üstlendiği “Charlie and the Chocolate Factory”; Ryan Murphy’nin Annette Bening’e Altın Küre adaylığı getiren filmi “Running with Scissors”; “Troy”; ve “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford”.

CATE BLANCHETT (Daisy) Son olarak, Steven Spielberg’ün gişe devi filmi “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”da Irina Spalko rolünü üstlenen aktrsi, bu yıl iki dalda Oscar®’a aday gösterildi: “Elizabeth: The Golden Age”le En İyi Kadın Oyuncu ve “I’m Not There”le En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu. Böylece 80 yıllık Oscar Ödülleri tarihinde aynı yılda iki ayrı oyunculuk kategorisinde aday gösterilen beşinci oyuncu oldu. Blanchett, ayrıca, “The Golden Age”le SAG ve BAFTA’ya aday gösterildi; “I’m Not There”le de SAG ve BAFTA adaylıklarının yanı sıra Venedik Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu ödülü, Altın Küre En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ve Independent Spirit Ödülü kazandı.

Aktris daha önce Martin Scorsese filmi “The Aviator”da çizdiği Katharine Hepburn portresiyle de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar® kazanmış, aynı rolle BAFTA ve SAG öüdllerinin yanı sıra Altın Küre adaylığı kazanmıştı. Blanchett, 1999 yılında, Shekhar Kapur’un başarılı filmi “Elizabeth”te çizdiği Kraliçe 1. Elizabeth portresiyle ilk Oscar® adaylığınının yanında ilk BAFTA ve Altın Küre ödüllerini kazanmıştı. Aktris bunun sonrasında Dame Judi Dench’le kamera karşısına geçtiği “Notes on a Scandal”la da Oscar®, Altın Küre ve Screen Erkek Oyuncus Guild adayı oldu.

Blanchett, kısa süre önce, Steven Soderbergh’ün yönettiği “The Good German”da George Clooney ve Tobey Maguire’la; “Babel” de ise Brad Pitt’le kamera karşısına geçti.

Joel Schumacher imzalı “Veronica Guerin” ve Barry Levinson imzalı “Bandits”teki performanslarıyla da En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre’ye aday gösterilen Blanchett’ın diğer bazı filmleri şöyle sıralanabilir: “The Lord of the Rings” üçlemesi; Wes Anderson’ın yönettiği “The Life Aquatic with Steve Zissou”; aktrise Independent Spirit Ödülü adaylığı getiren, Jim Jarmusch imzalı “Coffee and Cigarettes”; başrolünü Tommy Lee Jones’la paylaştığı Ron Howard filmi “The Missing”; Gillian Armstrong’un yönettiği “Charlotte Gray”; Kevin Spacey’yle başrolünü paylaştığı Lasse Hallstrom filmi “The Shipping News”; başrollerini Sam Neill ve Hugo Weaving’le paylaştığı, Rowan Woods’un yönettiği “Little Fish” (aktris bu filmle En İyi Kadın Oyuncu dalında AFI Ödülü kazandı); başrolünü John Cusack’le paylaştığı Mike Newell imzalı “Pushing Tin”; Oliver Parker’ın yönettiği “An Ideal Husband”; aktrise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında BAFTA adaylığı getiren Anthony Minghella filmi “The Talented Mr. Ripley”; Sam Raimi’nin yönettiği “The Gift”; National Board of Review tarafından En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu seçilmesini sağlayan Sally Potter filmi “The Man Who Cried”.

Avustralya’nın Ulusal Drama Sanatları Enstitüsü’nden (NIDA) mezun olan Blanchett’ın daha önceki filmleri arasında Bruce Beresford imzalı “Paradise Road”, aktrise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Avustralya Sinema Enstitüsü (AFI) ve Sydney Sinema Eleştirmenleri Ödülü getiren “Thank God He Met Lizzie”, ve başrolünü Ralph Fiennes’le paylaştığı (ve En İyi Kadın Oyuncu dalında AFI adayı olduğu) Gillian Armstrong filmi “Oscar and Lucinda” sayılabilir.

Blanchett, Syney şehrinin Belvoir Caddesi’nde yer alan Company B’de Neil Armfield yönetiminde çok sayıda tiyatro çalışması da yaptı. Bunlar şöyle sıralanabilir: “The Tempest”ta Miranda rolü, “Hamlet”te Ophelia rolü (bu rolle Green Room Ödülü adayı oldu), “The Seagull”da Nina ve “The Blind Giant is Dancing”de de Rose rolü. Aktris Sydney Tiyatro Kumpanyası’nda da Caryl Churchill imzalı “Top Girls”de, David Mamet imzalı (aktrise En İyi Kadın Oyuncu dalında Sydney Tiyatro Eleştirmenleri Ödülü getiren) “Oleanna”da, Michael Gow imzalı “Sweet Phoebe”de ve Timothy Daly imzalı “Kafka Dances”da (bu rolüyle En İyi Yeni Oyuncu dalında Critics Circle Ödülü’ne layık görüldü). Blanchett, 1999 yılında, Almeida Tiyatrosu’nun David Hare imzalı “Plenty” adlı oyununun Londra West End gösteriminde Susan Traheren’ı canlandırdı.

2004 yılında, Blanchett tekrar Sydney Tiyatro Kumpanyası’na dönerek Andrew Upton’ın “Hedda Gabler” uyarlamasında başrol oynadı. Oyun eleştirmenlerin büyük beğenisini kazandı ve aktrise Bir Oyunda En İyi Kadın Oyuncu dalında prestijli Helpmann Ödülü kazandırdı. Yapım 2006 yılında Brooklyn’deki Academy of Music’te kapalı gişe oynadı ve Blanchett’i New York sahneleriyle tanıştırdı.

Blanchett yönetmenliğe Sydney Tiyatro Kumpanyası’nda “A Kind of Alaska” adlı oyunla adım attı ve bunun ardından David Harrower’ın “Blackbird”, Joan Didion’ın “The Year of Magical Thinking” adlı oyunlarını yönetti.

Avustralya Müzeler Yönetim Kurulu’nda yer alan Blanchett, Avustralya Doğayı Koruma Kurumu, SolarAid, Avustralya Sinema Enstitüsü ve Sydney Film Festivali’nin eşçiliğini yürütüyor.

O ve kocası Andrew Upton kısa süre önce Sydney Tiyatro Kumpanyası’nın Ortak Sanat Yönetmenleri seçildiler. Bu görevlerine 2009 yılının ilk sezonunda başlayacaklar.

TARAJI P. HENSON (Queenie) Dikkatleri “Hustle and Flow”daki performansıyla çeken Henson, kısa süre önce “Talk to Me”de Don Cheadle’la, “Smokin’ Aces”da Jeremy Piven, Alicia Keys ve Ben Affleck’le, Tyler Perry imzalı “The Family That Preys”de de Kathy Bates ve Alfre Woodard’la kamera karşısına geçti.

Henson’ın yakında gösterime girecek olan iki filmi bulunuyor: Başrollerini Forest Whitaker ve Lil’ Wayne’le paylaştığı “Hurricane Season” ve Morris Chestnut’la birlikte oynadığı Bill Duke filmi “Not Easily Broken”. Şu sıralar Ed Harris ve Amy Madigan’la birlikte bağımsız film “Once Fallen”ın çekimlerini sürdüren Henson, David E. Kelly imzalı drama dizisi “Boston Legal”ın sürekli oyuncularındandı. Aktris şu sıralar ABC dizisi “Eli Stone”da Loretta Devine’ın kızı Patti rolünü oynuyor. Henson, ayrıca Estelle’in son single’ı “Pretty Please”in klibinde de yer alıyor.

Henson 2005 Black Movie Ödülleri’nde Bir Sinema Filminde Öne Çıkan Yardımcı Kadın Oyuncu seçilmesinin ardından, 2006’da da “Hustle & Flow”daki Shug rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında BET Ödülü’ne layık görüldü. Yapımcılığını Oscar® adayı sinemacı John Singleton, diğer başrolünü ise Terrence Howard’ın üstlendiği film aktrise 2006 MTV Sinema Ödülleri’nde En İyi Çıkış Performansı dahil olmak üzere iki dalda adaylık getirdi. Henson şarkıcılığa “Hustle & Flow”la adım attı. Söylediği şarkı filmin soundtrack albümünde yer alan sanatçı 78. Oscar® törenlerinde Oscar® ödüllü “It’s Hard Out Here for a Pimp” şarkısını icra etti. Paramount Pictures yapımı “Four Brothers” adlı filmde Mark Wahlberg ve Andre 3000’la birlikte kamera karşısına geçerek John Singleton’la üçüncü kez çalışan Henson, “Something New” adlı filmde başrolleri Sanaa Lathan ve Simon Baker’la paylaştı. Aktrisin yazar-yapımcı-yönetmen olarak yine John Singleton’ın imzasını taşıyan “Baby Boy”da Jody’nin güzel kız arkadaşı Yvette rolündeki performansı akıllarda yer etti.

Henson üç yıl boyunca Lifetime yapımı “The Division”da bir dedektifi canlandırdı. Aktrisin diğer televizyon çalışmaları arasında başrollerini Angela Lansbury ve Phylicia Rashad’la paylaştığı CBS filmi “Murder She Wrote Movie: The Last Free Man”’in yanı sıra, “ER”, “Strong Medicine”, “CSI”, “House” gibi diziler de bulunmakta.

Doğma büyüme Washington D.C.’li olan Henson, Howard Üniversitesi mezunu ve şu an Los Angeles’ta oturuyor. Sakat ve zor durumdaki çocuklara yardım etme konusunda büyük bir tutku duyan aktris, “Çocuklara her zaman kendilerine inanmalarını üzerine basa basa öğütlüyorum; başarı için en harika formül özgüvendir” diyor.

JULIA ORMOND (Caroline) Epsom-Surrey-İngiltere doğumlu aktris okul yıllarında tiyatroya ilgi duyduğunu fark etti ve Londra’daki Webber-Douglas Drama Sanatları Akademisi’nde öğrenim gördü. Mezuniyetin ardından tiyatrodaki ilk profesyonel deneyimini yaşayan aktris, Channel Four dizisi “Traffik”te üstlendiği başrolle çıkış yakaladı.

Birkaç yıl boyunca sahne ve televizyonda yoğun biçimde çalıştıktan sonra, Ormond, HBO’nun biyografik filmi “Stalin”de diktatörün uzun yıllar acı çeken eşi rolüyle yapımın öne çıkan isimlerinden oldu. Yönetmen Edward Zwick’i etkileyen işte bu performanstı ve aktrise , Brad Pitt’in rol arkadaşı olarak büyük çaplı bir yapım olan “Legends of the Fall”da kadın kahramanı oynama fırsatını beraberinde getirdi. Ormond’ın bir sonraki çalışması, Sean Connery’nin Krasl Arthur’ı, Richard Gere’in Sör Lancelot’u kendisinin de Guinevere’i canlandırdığı “First Knight”tı. Bunu Sydney Pollack tarafından tekrarı yapılan “Sabrina”da Harrison Ford’la paylaştığı başrol takip etti.

Kısa süre önce, David Lynch filmi “Inland Empire”da ve Abigail Breslin’le birlikte “Kit Kittredge: An American Girl”de rol alan Ormond, yakında Steven Soderbergh filmi “Che”de Benicio Del Toro, “Surveillance”da ise Bill Pullman’la kamera karşısına geçecek.

Aktrisin rol aldığı uluslararası filmlerin arasında “Smilla’s Sense of Snow”, “Sibirskij Tsiryulnik” (”The Barber of Siberia”) ve “Resistance” da bulunuyor.

Ormond, Sırp savaş kampı Omarska’dan sağ kurtulan iki kişiyi konu alan Emmy ödüllü belgesel “Calling the Ghosts”un yönetici yapımcılığını gerçekleştirdi. İnsani konularda sivil mücadeleci yönüyle tanınan aktris ASSET’in (Köleliği ve Kaçakçılığı Durdurma ittifakı) başkanlığını yürütüyor. Bu sivil toplum örgütü köleliği küresel çapta sona erdirmek için sistematik çözümleri savunuyor ve destekliyor. Ormond, ayrıca, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Bürosu’nun Kaçakçılık ve Kölelik karşıtı iyi niyet elçisi olmanın yanı sıra, FilmAid International’ın kurucu başkanı.

JASON FLEMYNG (Thomas Button) Yeteneği ve beyaz perdedeki güçlü duruşuyla son dönemde İngiltere’den çıkmış en sıkı aktörlerden biri olan Flemyng heyecan verici ve çok yönlü bir oyuncu.

Son olarak “Stardust”ta rol alan Flemyng bu filmde Matthew Vaughn’la dördüncü kez birlikte çalıştı. Aktör, Daniel Craig’in rol aldığı ve Vaughn’un ilk yönetmenlik denemesi olan “Layer Cake”te Çılgın Larry’yi canlandırmıştı. Flemyng’in erken dönem kariyerinde Guy Ritchie’nin yönetmenliğe adım attığı “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” ve Ritchie’nin buna devam filmi olarak çektiği “Snatch” bulunuyor. Her iki filmde yapımcı olarak Vaughn’un imzasını taşıyor.

Belirgin karakterler yaratmasıyla ünlenen Flemyng’in yeteneklerini sergilediği filmlerden bazıları şöyle sıralanabilir: Sean Connery’yle birlikte rol aldığı “The League of Extraordinary Gentlemen”; Mark Wahlberg ve Jennifer Aniston’ın da yer aldığı Warner Bros. filmi “Rock Star”; Hughes kardeşlerin imzasını taşıyan ve başrolünde Johnny Depp’in yer aldığı “From Hell”; başrolünü Liv Tyler’la paylaştığı Bernardo Bertolucci filmi “Stealing Beauty”; “Below”; “The Red Violin”; “Deep Rising”; “The Hollow Reed”; ve “Alive and Kicking”. Flemyng’in televizyon çalışmaları arasında NBC yapımı “Alice in Wonderland”, John Schlesinger’ın yönettiği BBC yapımı “A Question of Attribution”, ve Danny Boyle’ın yönettiği “For the Greater Good” sayılabilir. Aktör BBC yapımı “The Man-Eating Leopard of Rudraprayag”de Jim Corbett’i canlandırdı. Yapım 1925’te koloni dönemindeki Hindistan’da insan yemekle en ünlü leoparı avlamanın peşine düşen Corbett’in gerçek hikayesini konu alıyordu.

Flemyng, Shakespeare Kraliyet Kumpanyası (Barbican) tarafından sahnelenen çeşitli tiyatro oyunlarında da yer aldı. Bunlar arasında “Coriolanus”, “As You Like It”, “Moscow Gold” “Barbarians” ve “All’s Well That Ends Well” sayılabilir.

ELIAS KOTEAS (Mösyö Gateau) Kariyerinin ilk döneminde “Full Moon in Blue Water” ve “Malarek”te rol alan aktör, bu filmdeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında iki Genie Ödülü adaylığından ilkini elde etti.

Daha sonra yönetmen David Cronenberg’in “Crash” adlı filminde, Atom Egoyan’ın yönettiği “The Adjuster”da, kendisine En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Genie adaylığı getiren “Exotica”da ve bu kez Genie Ödülü’nü kazanmasını sağlayan “Ararat”ta rol aldı.

Koteas, ayrıca, Steven Shainberg’ün “Hit Me”, Andrew Niccol’ın “Gattaca”, Gregory Hoblit’in “Fallen”, Bryan Singer’ın “Apt Pupil”, Richard LaGravanese’nin “Living Out Loud”, Terrence Malick’in Oscar® adayı filmi “The Thin Red Line”, “Novocaine”, “Harrison’s Flowers” ve Bill Paxton’ın “The Greatest Game Ever Played” adlı filmlerinde rol aldı.

Yeni dönem filmleri arasında Antoine Fuqua’nın yönettiği “Shooter”, James Isaac imzalı “Skinwalkers” ve David Fincher filmi “Zodiac” bulunan aktörün yakında gösterime olan çalışmaları şöyle sıralanabilir: Martin Scorsese imzalı “Shutter Island”; başrolünü Virginia Madsen’la paylaşacağı “The Haunting in Connecticut” ve bilimkurgu türündeki “The 4th Kind”.

Koteas Emmy adayı “Traffic: The Mini-Series”, HBO orijinal filmi “Shot in the Heart” (bu filmde ünlü katil Gary Gilmore’u canlandırdı), HBO yapımı “Sugartime” ve Horton Foote imzalı drama “The Habitation of Dragons” sayılabilir.

Amerikan Drama Sanatları Akademi’sinden mezun olan Koteas, prestijli Actors’ Studio’nun da üyesi. Aktör, ayrıca, Paula Vogel imzalı “Hot ‘N’ Throbbing”, “Kiss of the Spider Woman” ve Sam Shepard imzalı, Broadway’de Matthew Warchus tarafından yönetilen “True West” gibi çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldı.

TILDA SWINTON (Elizabeth Abbott) Başrollerini George Clooney’yle paylaştığı Tony Gilroy filmi “Michael Clayton”la Oscar® ve BAFTA Ödülü kazanan aktris, 2008 Venedik Uluslararası Film Festivali’nin açılış gecesinde galası yapılan, Joel ve Ethan Coen komedi gerilimi “Burn After Reading”de de yine George Clooney’yle kamera karşısına geçti. Aktris bu filmdeki performansıyla Beyaz Perde Oyuncuları Locası Ödülü ve Altın Küre Ödülü’ne aday gösterildi. Swinton, bunun öncesinde, David Siegel ve Scott McGehee imzalı “The Deep End”le Altın Küre ve Independent Spirit Ödülü adayı olmuştu.

İskoçya doğumlu Swinton sinemaya İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın 1985 tarihli filmi “Caravaggio”yla adım attı. İkili Jarman’ın 1994 yılındaki vefatına kadar pek çok filmde birlikte çalıştılar. Bunlar arasında “The Last of England”, “The Garden”, “War Requiem”, (1991 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde aktrise En İyi Kadın Oyuncu ödülü getiren) “Edward II” ve “Wittgenstein” sayılabilir.

Twinton’ın uluslar arası düzeyde ismini duyurması 1992 yılında Virginia Woolf’un romanından uyarlanan ve Sally Potter’ın yönettiği filmde çizdiği “Orlando” portresiyle oldu. Aktrisin o günden bu yana yer aldığı filmler şöyle özetlenebilir: “Lynn Hershman-Leeson”; “Conceiving Ada”; (dört ayrı rol üstlendiği) “Teknolust”; Susan Streitfeld’in yönettiği “Female Perversions”; John Maybury filmi “Love is the Devil”; Robert Lepage filmi “Possible Worlds”; Danny Boyle’ın yönettiği “The Beach”; Cameron Crowe’un yönettiği “Vanilla Sky”; Spike Jonze’un yönettiği Oscar® ödüllü “Adaptation”; David Mackenzie imzalı “Young Adam”; Keanu Reeves’le birlikte kamera karşısına geçtiği Mike Mills filmi “Thumbsucker” ve Francis Lawrence filmi “Constantine”; Béla Tarr’ın yönettiği “The Man from London”; Andrew Adamson’ın imzasını taşıyan iki “The Chronicles of Narnia” filmi; ve 2008 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde galası yapılan Erick Zonca filmi “Julia”.

Swinton kısa süre önce Jim Jarmusch’un yeni filmi “The Limits of Control”un yanı sıra, yazar-yönetmenin “Broken Flowers” adlı filminde de rol aldı.

JARED HARRIS (Kaptan Mike) Beyaz perdedeki yoğunluğuna sadece beyaz perde dışındaki karizması rahip olan Harris, neslinin en başarılı aktörlerinden biri. Harris kısa süre önce M. Night Shyamalan’ın “Lady in the Water” adlı filminde ve BBC’nin büyük beğeni toplayan mini dizisi “To Ends of The Earth”te rol aldı.

Aktörün diğer filmleri arasında Gwyneth Paltrow’un başrol oynadığı “Sylvia”, “Resident Evil: Apocalypse” ve Oscar® ödüllü Adrien Brody ile Milla Jovovich’in rol aldığı “Dummy” bulunuyor. Amerika’nın etkili pop sanatçılarından olan Andy Warhol’un hayatını konu alan “I Shot Andy Warhol” adlı filmde çizdiği Warhol portresiyle eleştirmenlerin büyük beğenisini kazanan aktör, tam Warhol’a uygun şekilde seçmelere video kamerayla girdi ve kendi performansı kaydedilirken o da casting yönetmeninin kaydetti. Farklı ve benzersiz karakterleri canlandırmasıyla ünlenen aktör, Wayne Wang ve Paul Auster imzalı “Smoke”ta ve “Blue in the Face”te pek zeki olmayan bir çöpçüyü, Jim Jarmusch imzalı “Dead Man”de zalim bir kürk avcısını, “Far and Away/Uzak Ufuklar”da Tom Cruise’un işe yaramaz, ayyaş kardeşini, ve Todd Solondz’un yönettiği “Happiness”ta serseri bir Rus taksi şoförünü oynadı. Bu performansıyla 1999 National Board of Review Acting Ensemble Ödülü’nü paylaştı. Harris’in diğer kayda değer sinema çalışmaları arasında Jonathan Nossiter’ın yönettiği, 1997 Sundance Film Festivali’nde En İyi Film ve Senaryo dalında Büyük Jüri Ödülü kazanan “Sunday”, Burr Steers imzalı “Igby Goes Down” ve Michael Radford’ın yönettiği “B.Monkey“sayılabilir.

Harris’in sinemaya adım attığı 1989 yapımı “The Rachel Papers” ağabeyi Damian’ın ilk yönetmenlik denemesiydi. Aktör, bunun ardından BBC2 yapımı “The Other Boleyn Girl” adlı doğaçlama oyundaki VIII. Henry portresiyle büyük övgü aldı. Salon.com aktörün Michael Lindsay-Hogg imzalı “Two of Us” adlı filmindeki John Lennon portresi için, “Harris yüreğinizi titretiyor” dedi. Filmde Harris’e Paul McCartney rolündeki Adian Quinn eşlik etti. Harris’in Asia Argento’yla birlikte kamera karşısına geçtiği Michael Radford filmi “B. Monkey”deki performansı The New York Times gazetesi yazarı Anita Gates tarafından şöyle değerlendirildi: “Jared Harris en büyüleyici aktörlerden biri olma yolunda”. Aktör, ayrıca, Kieran Culkin, Claire Danes ve Jeff Goldblum’la birlikte Burr Steers’in yönettiği “Igby Goes Down”da rol aldı.

İrlandalı ünlü aktör Richard Harris’in oğlu olan Jared, Londra’da doğdu ve Duke Üniversitesi’nde drama ve edebiyat okudu. Mezun olduktan sonra Royal Shakespeare Company’ye katılan aktör, ayrıca, New York’un en ünlü bazı tiyatrolarında da sahneye çıktı. New York Shakespeare Company, the New Group, New Jersey Shakespeare Company, Vineyard Tiyatrosu ve Manhattan Tiyatro Kulübü bunlardan bazıları.

ELLE FANNING (Daisy’nin 6 yaşındaki hâli) Sinemaya New Line Cinema yapımı “I Am Sam”deki küçük Lucy rolüyle adım atan 10 yaşındaki enerjik, hayat dolu ve zeki aktris, bu filmin ardından Eddie Murphy’yle birlikte Revolution Studios yapımı aile komedisi “Daddy Day Care”de oynadı ve Genç Sanatçılar Ödülü’ne ilk adaylığını kazandı.

2004 yılında Jeff Bridges ve Kim Basinger’la Focus Films yapımı Tod William filmi “The Door in the Floor”da rol alan Fanning, bunun ardından Cicely Tyson ve Dave Matthews’la birlikte “Because of Winn-Dixie”yle kamera karşısına geçti. Küçük aktris, 2006 yılında, Genç Sanatçılar Ödülü’ne iki kez daha aday gösterildi. Bu adaylıkları getiren filmler Brad Pitt ve Cate Blanchett’ın başrollerini paylaştığı Oscar® ödüllü “Babel” ve Peter Krause’nin başrol oynadığı, SCI-FI kanalının mini dizisi “The Lost Room”du. Fanning, aynı yıl, “Reservation Road”da Joaquin Phoenix ve Jennifer Connelly’nin sekiz yaşındaki kızları Emma Learner’ı canlandırdı.

Fanning, geçtiğimiz yıl, Felicity Huffman ve Patricia Clarkson’la birlikte “Phoebe in Wonderland”in başrolünü üstlendi. Filmin galası 2008 Sundance Film Festivali’nde yapıldı. Küçük aktrisin kısa süre önce rol aldığı “The Nutcracker: The Untold Story” adlı film 1920’lerin Viyana’sında geçen bir dönem yapıtıydı. John Turturro ve Nathan Lane’in de yer aldığı film vaftiz babası tarafından Noel gecesi bir oyuncak bebek hediye alan küçük bir kızın klasik hikayesini konu alıyordu.

Fanning’in oyunculuk çalışmaları çeşitli televizyon dizilerini de içeriyor. Küçük yıldız hem “CSI: Miami” hem “CSI: New York”ta rol almanın yanı sıra, “House”, “Criminal Minds”, “Judging Amy” ve “Dirty Sexy Money”ye de konuk oyuncu oldu. Fanning, ayrıca, Toyota, Smuckers ve Target reklamlarında oynadı ve Vogue Bambini’nin 30. Yıldönümü Sayısı’nda yer aldı.

Bir enerji küpü olmayı sürdüren Fanning oyunculuğu ve dansı seviyor. Küçük oyuncu anne babası Joy ve Steve Fanning ve aktris ablası Dakota Fanning’le birlikte Los Angeles’ta yaşıyor .

MAHERSHALHASHBAZ ALI (Tizzy) Harrison Ford ve Sean Penn’le yakında gösterime girecek olan Wayne Kramer filmi “Crossing Over”da rol alan aktör, emin adımlarla Hollywood’un güçlü oyuncuları arasındaki yerini sağlamlaştırıyor.

Oakland-Kaliforniya doğumlu Ali, anne babası ve geniş ailesiyle birlikte Oakland’ın komşu şehri Hayward’da büyüdü. Moraga-Kaliforniya’daki St. Mary’s College’da Kitle İletişimi dalından mezun olan aktör, üniversitenin basketbol takımındayken bir NBA oyuncusu olmayı planlıyordu. Ama üniversitenin üçüncü yılında oyunculuk dersleri almaya başlayınca kariyer hedeflerini de değiştirdi. Üniversitenin son yılında okulun “Spunk” adlı yapımında iyi bir rol elde etti.

Ali mezun olduktan sonra ünlü Kaliforniya Shakespeare Festivali’nde bir sezon oynayarak profesyonelliğe adım attı. Bunun ardından, New York Üniversitesi’nin çok prestijli Drama mastır programına kabul edildi. Ali, NYU’da okuduğu dönemde, “Blues for an Alabama Sky”, “The School for Scandal”, “A Lie of the Mind”, “A Doll’s House”, “Monkey in the Middle”, “The Merchant of Venice”, “The New Place” ve “Secret Injury, Secret Revenge” adlı tiyatro oyunlarında rol aldı. Aktörün diğer sahne çalışmaları arasında Washington D.C. Arena Sahnesi’nde gösterilen ve Ali’nin başkarakter Jack Jefferson’ı canlandırdığı “The Great White Hope”, “The Long Walk” ve “Jack and Jill” bulunuyor.

Ali daha sonra tiyatrodan televizyona geçiş yaptı. İlk olarak drama dizisi “Crossing Jordan”da Dr. Trey Sanders’i canlandıran aktör, bunun ardından “NYPD Blue”, “Threat Matrix”, “CSI: Crime Scene Investigation” ve “The Haunted” gibi dizilerde oynadı.

Ali’nin yakın zamanda USA Network’ün büyük beğeni toplayan ve üç sezon devam eden dizisi “The 4400”da üstlendiği Kore Savaşı pilotu Richard Tyler rolü aktöre çok sayıda hayran ve eleştirmenlerin beğenisini kazandırdı.

YAPIMCILAR HAKKINDA

DAVID FINCHER (Yönetmen) Yönetmenliğe 1992 yapımı “Alien³”la adım atan Fincher, 1995 yalında “Se7en”a imza attı. Büyük başarı kazanan film, iki dedektifin (Brad Pitt ve Morgan Freeman) yedi ölümcül günaha göre cinayet işleyen bir seri katilin izini sürüşünü konu alıyordu. Filmin dünya çapındaki hasılatı 325 milyon doları aştı ve yenilikçi yaklaşımı daha sonra aynı türdeki filmlere öncülük etti.

Fincher, 1997 yılında, başrollerini Michael Douglas ile Sean Penn’in paylaştığı, “The Game”i yönetti. Film erkek kardeşinden sıradışı bir hediye alan ve bu yüzden istemediği halde hayatı üzerine oyun oynamak zorunda kalan San Franciscolu bir işadamını konu alan bir kara maceraydı. Yönetmen 1999’da Brad Pitt’le tekrar bir araya geldi ve Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanının beyaz perde uyarlaması “Fight Club”ı yaptı. Edward Norton ve Helena Bonham Carter’ın da rol aldığı film eleştirmenlerden tam not aldı ve döneminin etki yaratan filmlerinden biri olup yeraltında benzer kulüplerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Fincher, 2002 yılında, Jodie Foster, Forest Whitaker, Dwight Yoakum ve Jared Leto’nun başrol oynadığı “The Panic Room”u yönetti. Gişede büyük başarı kazanan film, kayıp bir ganimeti bulmak için yeni taşındıkları evlerine giren suçlulardan kaçabilmek için güvenli odaya saklanan bir anne kızı konu alıyordu. Filmde bilgisayar grafiklerinde ilk kez kullanılan yenilikçi yöntemler bulunuyordu.

Fincher, “The Curious Case of Benjamin Button”dan önce, eleştirmenlerin övgüsünü toplayan “Zodiac”ı yönetti. 2007 yılında gösterime giren film pek çok ödül almanın yanında, Entertainment Weekly, USA Today ve The Washington Post listeleri de dahil olmak üzere 150’den fazla ‘en iyi 10’ listesine girdi.

ERIC ROTH (Senaryo, Uyarlama Hikaye) Oscar® ödüllü senarist, Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi, Columbia Üniversitesi ve UCLA’de öğrenim gördü ve burada Samuel Goldwyn Yazım Ödülü’ne layık görüldü. Beyaz perdeye aktarılan ilk senaryosu Robert Mulligan’ın yönettiği ve 1975 Cannes Film Festivali’nde galası yapılan “The Nickel Ride”dı. Roth’un senaryosunu kaleme aldığı ya da uyarladığı filmler arasında Cher ve Dennis Quaid’in başrol oynadığı “Suspect”, Mike Figgis’in yönettiği Richard Gere’in başrolünü oynadığı ”Mr. Jones”, Akira Kurosawa imzalı “Rhapsody in August” ve kendisine Oscar® ödülünün yanı sıra, En İyi Uyarlama Senaryo dalında Yazarlar Locası Ödülü getiren “Forrest Gump” bulunuyor. Roth’un diğer çalışmaları ise şöyle özetlenebilir: Robert Redford’ın yönettiği “The Horse Whisperer”; Michael Mann’ın yönettiği, Al Pacino ve Russell Crowe’un başrol oynadığı, Roth’a Oscar® ve Yazarlar Locası adaylığının yanında Humanitas Ödülü de getiren “The Insider”; ve Michael Mann’ın yönettiği, Will Smith’in başrol oynadığı “Ali”. Roth, ayrıca, Steven Spielberg imzalı 2005 yapımı “Munich”in Oscar® adayı senaryosunun ve Matt Damon, Angelina Jolie ve Robert De Niro’nun başrol oynadığı De Niro filmi “The Good Shepherd”ın senaryolarının ortak yazarıydı.

Şu sıralar, Warner Bros. filmi “Hatfields and McCoys” ile Warner Bros. ve Paramount ortak yapımı “Extremely Loud and Incredibly Close” üzerinde çalışmakta olan Roth, yakında da Paramount yapımı “The Devil in the White City”nin senaryosunu kaleme alacak. Senaristin kızı Vanessa Roth, 2007 yılında, “Freeheld”le En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar® kazandı.

Roth, avukat ve UCLA’de genetik öğretmeni olan karısı Debra Greenfield’le Los Angeles’ta yaşıyor. Çiftin beş çocuğu ve beş torunu bulunuyor.

ROBIN SWICORD (Uyarlama Hikaye) Öncelikle bir senarist (“Memoirs Of A Geisha”, “Little Women”, “Matilda”, “Shag”, “The Perez Family”, “Practical Magic”) ve oyun yazarı (“Last Days at the Dixie Girl Café”, “Criminal Minds”) olarak tanınsa da, Swicord geçtiğimiz günlerde Sony Pictures Classics yapımı “The Jane Austen Book Club”la sinema yönetmenliğine adım attı. Swicord filmin senaryo uyarlamasını da kendi yaptı. Şu sıralar yapımcı Wendy Finerman’la (“Forrest Gump”, “The Devil Wears Prada”) birlikte isteksiz bir medyumu konu alan CBS Films yapımı romantik komedi “Didn’t Like Him Anyway” üzerinde çalışan Swicord, önümüzdeki aylarda Universal için “The Alibi Club” adlı gerilimi yazamaya ve yönetmeye hazırlanıyor.

Robin Swicord “The Curious Case of Benjamin Button”ın ilk senaryo taslağını Ocak 1990’da yazmıştı. Premiere dergisi senaryoyu “Beyaz Perdeye Aktarılmamış En İyi On Senaryo” listesine koydu. Sonraki on yıl içinde, proje nihayet beyaz perdeye ulaşma yoluna girene kadar, Swicord, iki farklı stüdyonun liste başı yönetmenleri ve yönetici yapımcıları arasında gidip gelen bir düzineden fazla taslak daha hazırladı.

Güney Kaliforniya doğumlu Swicord, Kuzey Florida’nın ve Güney Georgia’nın kırsal kesimlerinde büyüdü. Oyunları ve (ismini Güneydeki bir sahil dans yarışmasından alan) “Shag” senaryosu özellikle dünyanın o kısmına odaklanıyor. Swicord yazamaya ve kısa filmler yapmaya Florida Eyalet Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve tiyatro okurken başladı.

Swicord kendisi gibi oyun yazarı ve senarist olan Nicholas Kazan’la evli. Çift ikiz kızlarıyla birlikte Santa Monica, Kaliforniya ve Vashon Island-Washington’da yaşıyorlar.

Swicord, Amerika Yazarlar Locası’nın Batı Şubesi Yönetim Kurulu’nda da aktif olarak görev yapıyor. Bu görevde bulunduğu süre içinde WGA’nın eğitim götürme programının kuruluşuna yardım etti ve bu yılın başında Sanayi Destek Fonu’nu kurdu. Bu fon, son yazarlar grevinde, yazar olmadıkları halde işleri sekteye sinema sektörü çalışanlarına yaklaşık yarım milyon dolar maddi yardım sağladı. Yazarlar Locası Emeklilik ve Sağlık Fonu’nun mütevelli heyetinde de yer alan Swicord, kısa süre önce de, Dr. Martha Lauzen’ın bölüm başkanı olduğu San Diego Eyalet Üniversitesi Televizyon ve Sinemadaki Kadınlar Üzerine Eğitim Merkezi’nin kurucu üyesi olma teklifi aldı.

KATHLEEN KENNEDY (Yapımcı) Elde ettiği başarılarla günümüz sinema endüstrisinin en başarılı yöneticilerinden bir olan Kennedy, sinema tarihinin en yüksek cirolu filmlerinden “E.T.: The Extra-Terrestrial”, “Jurassic Park” ve “The Sixth Sense”e imza attı.

Kennedy şu anda 1992 yılında yönetmen-yapımcı Frank Marshall’la birlikte kurduğu Kennedy/Marshall Company’nin başında. Şirket bugüne dek En İyi Film dahil olmak üzere 6 dalda Oscar® adayı olan “The Sixth Sense”; En İyi Film dahil olmak üzere 7 dalda Oscar® adayı olan “Seabiscuit”; ve casus-gerilim filmlerine yeniden yaratan “Bourne” üçlemesi “The Bourne Identity”, “The Bourne Supremacy” ve “The Bourne Ultimatum”ın yapımını gerçekleştirdi.

Kennedy kısa süre önce de Oscar® adayı iki bağımsız filmin yapımcısıydı: Jean-Dominique Bauby’nin dokunaklı anılarına dayanan, Julian Schnabel’in yönettiği, Ronald Harwood’un yazdığı “The Diving Bell and the Butterfly”; ve Marjane Satrapi’nin İran devrimi döneminde büyüyen bir genç kızı konu alan otobiyografik çizgi romanına dayanan “Persepolis”. Kennedy/Marshall Company, bunlara ek olarak, popüler çocuk kitapları serisine dayanan “The Spiderwick Chronicles”.

Kennedy “1941” adlı yapıtta yapım asistanlığını yaparak Steven Spielberg’le başarılı bir işbirliğinin temellerini attı. Daha sonra da yönetmenin “Raiders of the Lost Ark”ta yardımcılığını, “Poltergeist”ta yapım asistanlığını ve “E.T”de de yapımcılık görevini üstlendi. “E.T” uluslar arası bir fenomene dönüşürken, Spielberg, Kennedy ve Marshall çoktan “Indiana Jones and the Temple of Doom”un çalışmalarına başlamışlardı. Kennedy ve Marshall bu filmin yapımcılığını George Lucas’la birlikte gerçekleştirdiler. Bu ortaklık “Indiana Jones and the Last Crusade”de ve uzun süre beklendikten sonra sinemaseverlerle buluşan ve 2008 yazında gişeleri kasıp kavuran dördüncü film “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”da da devam etti. Kennedy, şu sıralar, Steven Spielberg ve Peter Jackson tarafından yönetilen, Georges Remi’nin (“Herge”) yarattığı efsanevi karaktere dayanan “Tintin” film serisi üzerinde çalışıyor.

Kennedy, 1982 yılında, Spielberg ve Marshall’la birlikte Amblin Entertainment’ı kurdu ve şirketin düzinelerce filminde görev aldı. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: “Hook”, “Always”, “Gremlins”, “Young Sherlock Holmes”, “The Goonies”, “Innerspace”, “*batteries not included”, “Joe Versus the Volcano”, “An American Tail: Fievel Goes West”, “Cape Fear” ve Frank Marshall’ın ilk yönetmenlik denemesi olan 1990 yapımı “Arachnophobia”.

Kennedy, Spielberg, Marshall ve Quincy Jones’la birlikte 1985’te En İyi Film dahil olmak üzere 11 dalda Oscar® adayı olan “The Color Purple”a; ayrıca Spielberg ve Marshall’la birlikte 1985’in en yüksek cirosunu elde eden “Back to the Future”a, ardından da devam filmleri “Back to the Future, Part II” ve “Back to the Future, Part III”ye imza attı.

Kennedy’nin, 1988 yılında, Marshall ve Robert Watts’la birlikte yapımcılığını gerçekleştirdiği “Who Framed Roger Rabbit?”te yılın en yüksek ciro yapan filmi oldu. Yapımcı, aynı yıl, National Board of Review yarafından Yılın En İyi Filmi seçilen, Spielberg imzalı “Empire of the Sun”ın yapımcılığını Spielberg ve Marshall’la birlikte gerçekleştirdi.

1993 yılında, En İyi Yönetmen ve En İyi Film de dahil olmak üzere yedi dalda Oscar® kazanan, Yahudi soykırımını konu alan Spielberg draması “Schindler’s List”in yönetici yapımcılığını üstlenen Kennedy, aynı yıl Robert Watts işbirliğiyle Marshall’ın ikinci filmi “Alive”ın yapımcılığını gerçekleştirdi.

Kennedy’nin 1995 yılı çalışmaları ise şöyle: Clint Eastwood’un yönettiği, Amblin Entertainment-Malpaso Production ortak yapımı “The Bridges of Madison County”; Kennedy’nin yapımcılığını Ian Bryce’la birlikte gerçekleştirdi, Jan DeBont’un yönettiği, Amblin Entertainment yapımı aksiyon-gerilim “Twister”; ve Kennedy’nin yönetici yapımcılığını gerçekleştirdiği, “Jurassic Park”ın devamı olan, Spielberg imzalı “The Lost World”.

1999 ve 2000 yıllarında Kennedy/Marshall Company üç filme imza attı: Scott Hicks’in yönettiği “Snow Falling on Cedars”; Bruce Willis’in başrolünü üstlendiği “The Sixth Sense”; ve Sigourney Weaver ile Julianne Moore’un başrollerini paylaştığı A Map of the World”. Kennedy/Marshall Company, ayrıca, Mayıs 2000’de gösterime giren IMAX filmi “Olympic Glory”nin de yapımcısıydı.

2001 yılında, Spielberg’ün yönettiği “Artificial Intelligence: A.I”ı Bonnie Curtis’le, “Jurassic Park III”yi Spielberg ve Gerald Molen’le birlikte yapan Kennedy, ertesi yıl başrolünü Mel Gibson’ın oynadığı M. Night Shyamalan filmi “Signs”ın yönetici yapımcılığını gerçekleştirdi. 2003’te, (Marshall, Gary Ross ve Jane Sindell’le birlikte) eleştirmenlerin ve seyircilerin beğenisini toplayan hit film “Seabiscuit”a imza atan yapımcı, 2005’te ise, Colin Wilson’la birlikte, Steven Spielberg’ün yönettiği, Tom Cruise’un oynadığı “War of the Worlds”ün yapımcılığını gerçekleştirdi. Kennedy, aynı yıl, Wilson, Barry Mendel ve Spielberg’la tekrar bir araya gelerek, Spielberg yönetimindeki “Munich”in yapımcılığını üstlendi. Film, En İyi Film dahil olmak üzere, 5 dalda Oscar® adayı oldu.

Akademi Sinema Yapımcıları Şubesi Yönetim Komitesi yöneticisi, ve Akademi İdari Komitesi’nin üyesi olan Kennedy, kısa süre önce Amerika Yapımcılar Locası Başkanı olarak görev süresini tamamladı. 2006’da Loca, Kennedy’yi en büyük ödülü olan Charles Fitzsimons Hizmet Ödülü’yle onurlandırmıştı. 2008 yılında da, Kennedy ve Marshall’a David O. Selznick Kariyer Başarısı Ödülü’ne layık gördü.

FRANK MARSHALL (Yapımcı) “Raiders of the Lost Ark” filmi Marshall için Steven Spielberg, George Lucas ve Kathleen Kennedy’yle çok önemli bir ortaklığın başlangıcı oldu. Bu işbirliği “Indiana Jones and the Temple of Doom”, “Indiana Jones and the Last Crusade”, ve “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull”ı da içerdi.

50’den fazla filme imza atan vizyon sahibi yapımcı Amerikan sinemasının şekillenmesine yardım etti. Marshall, aynı zamanda, başarılı bir yönetmen ve gerek toplum hizmetleri gerek sporda aktif olarak yer alan bir isim. Marshall’ın yapımcı olarak çalışmaları tüm zamanların en başarılı ve kalıcı filmlerinden bir kısmını içeriyor. Bunlar arasında, “Poltergeist”, “Gremlins”, “The Goonies”, “The Color Purple”, “An American Tail”, “Empire of the Sun”, “Who Framed Roger Rabbit?”, “The Land before Time”, the “Back to the Future” üçlemesi, “The Sixth Sense”, “Seabiscuit” ve “Bourne” üçlemesi sayılabilir.

Yapımcının imzasını taşıyan birçok film çok sayıda Oscar® adayı oldu: 1982 yapımı En İyi Film adayı “Raiders of the Lost Ark”; yapımcılığını Steven Spielberg, Quincy Jones ve karısı Kathleen Kennedy’yle birlikte gerçekleştirdiği 1985 yapımı “The Color Purple”; 1999’un gişe devi ve altı dalda Oscar® adayı olan M. Night Shyamalan “The Sixth Sense”; ve En İyi Film dahil olmak üzere yedi dalda Oscar® adayı olan “Seabiscuit”.

Marshall, yönetmen olarak, eleştirmenlerin beğenisini ve gişe başarısı kazanan “Eight Below”, gerilim filmi “Arachnophobia”, gerçek hayata dayanan zorlayıcı drama “Alive”, 1995’in hit macera filmi “Congo”, ve Emmy ödüllü HBO mini dizi “From the Earth to the Moon”un bir bölümüne imza attı .

Marshall sinema kariyerine Peter Bogdanovich’ın yönettiği kült klasiği “Targets”ta asistanlık yaparak başladı. Bunun ardından, Bogdanovich’ten “The Last Picture Show” ve “What’s Up, Doc?”ta mekan sorumlusu olma teklifi alan Marshall, daha sonra da sinemacının “Paper Moon” ve “Nickelodeon” da dahil olmak üzere beş filminde yardımcı yapımcı olarak görev aldı.

Martin Scorsese’nin müzikal belgesel filmi “The Last Waltz”da yapım sorumlusu olan Marshall, daha sonra yönetmen Walter Hill’le iki filmde birlikte çalıştı: Bunlardan ilki yardımcı yapımcı olarak görev aldığı “The Driver”, ikincisi ise yönetici yapımcılığını gerçekleştirdiği “The Warriors”dı. Her iki film de sinema meraklılarınca kült statüsüne yükseltildi. Marshall, bunların yanı sıra, Orson Welles’in bitmeyen efsanevi filmi “The Other Side of the Wind”de yapım sorumluğunu üstlendi ve 1971 ile 1976 arasında yapıma düzenli olarak geri döndü.

Marshall’ın Steven Spielberg ve Kennedy’yle uzun ve verimli işbirliği 1981 yılında “Raiders of the Lost Ark”. (Yapım amirliği yaptığı) “E.T.: the Extra-Terrestrial” ve (yapımcılığını üstlendiği) “Poltergeist”la başladı. Üçlü birlikte sektörün en güçlü şirketlerinden Amblin Entertainment’ı kurdular. Amblin’de görev yaptığı dönemde, Marshall’ın yapımcılığını gerçekleştirdiği filmler şöyle özetlenebilir: Kevin Reynolds’ın yönettiği “Fandango”, Barry Levinson imzalı “Young Sherlock Holmes”, Joe Dante’nin yönettiği “Gremlins”, Robert Zemeckis’in yönettiği “Back to the Future” üçlemesi ve “Who Framed Roger Rabbit”, Spielberg filmleri “Always”, “Hook” ve “Empire of the Sun”, ve kendisinin ilk yönetmenlik denemesi olan “Arachnophobia”.

Marshall 1991 sonbaharında Amblin’den ayrılarak yönetmenlik kariyerine yöneldi ve Kathleen Kennedy’yle birlikte Kennedy/Marshall Company’yi kurdu. Şirketin çeşitli yapımları şöyle özetlenebilir: Frank Oz imzalı “The Indian in the Cupboard”; Scott Hicks’in yönettiği “Snow Falling on Cedars”; Sigourney Weaver ve Julianne Moore’un başrollerini üstlendiği “A Map of the World”; Bruce Willis ve Haley Joel Osment’in rol aldığı “The Sixth Sense”; Olimpiyat Oyunları’nın ilk resmi geniş formatlı filmi “Olympic Glory”; M. Night Shyamalan imzalı “Signs”; Gary Ross’un yönettiği, Laura Hillenbrand’in en-çok-satan kitabına dayanan gerçek hayat draması “Seabiscuit”; ve başrolünü Matt Damon’ın üstlendiği “Bourne” üçlemesi: Doug Liman’ın yönettiği “The Bourne Identity”, Paul Greengrass’in yönettiği “The Bourne Supremacy” ve geçen yılın filmi “The Bourne Ultimatum”.

The Kennedy/Marshall Company etiketiyle çıkan diğer filmlerden bazıları ise şöyle: Çevremizde perilerin göremediğimiz dünyasını konu alan popüler çocuk kitapları serisine dayanan “The Spiderwick Chronicles”; Jean-Dominique Bauby’nin dokunaklı anılarından uyarlanan, başarılı sanatçı ve yönetmen Julian Schnabel’in yönettiği, Oscar® ödüllü Ronald Harwood’un yazdığı, başarılı yapım “The Diving Bell and the Butterfly” (film Schnabel’e Cannes Film Festivali’nde En iyi Yönetmen Ödülü getirdi ve Oscar®’a aday gösterildi); Fransız animasyon filminin İngilizce uyarlaması olan ve Marjane Satrapi’nin İran devrimi döneminde büyüyen bir genç kızı konu alan otobiyografik çizgi romanına dayanan “Persepolis” (film Cannes Jüri Ödülü’nde birinciliği paylaştı ve En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar® adayı oldu; ve Wayne Kramer’ın yönettiği “Crossing Over”.

Kennedy/Marshall’ın yakında gösterime girecek olan filmi “Roving Mars”, Kırmızı gezegenin keşfini anlatan bir IMAX belgeseli. Marshall filmin yapımcılığını yönetmen George Butler’la birlikte gerçekleştirdi.

Los Angeles doğumlu Marshall besteci Jack Marshall’ın oğlu. Marshall, UCLA’de okuduğu dönemde ülkeyi baştan sona gezdi ve üç yıl boyunca futbol bursu kullandı. Müzik ve spor tutkusunu birleştiren Marshall, Amerika’nın mil koşusu şampiyonu Steve Scott’la birlikte Rock ‘N’ Roll Marathon’u oluşturdu. Maraton 1998’de San Diego’da tarihin ilk en büyük maratonu olarak başlangıç yaptı. Marshall, on yılı aşkın süre, ABD Olimpiyat Komitesi üyesiydi ve 2005 yılında prestijli Olimpiyat Şilti’ne layık görüldü. Şimdi ABD Jimnastik Yönetim Kurulu’nda görev yapan Marshall, geçtiğimiz yaz ABD Olimpiyat Onur Duvarı’ndaki yerini aldı. Marshall hâlen Los Angeles Spor Conseyi, Umut Sporcuları ve Vali’nin Fiziksel Form Konseyi’nde görev almanın yanında, Mentor LA’in eş başkanlığını ve UCLA Vakfı Yönetim Kurulu’nun üyeliğini yürütüyor. Amerikan Akademisi Başarı Ödülü, UCLA Mezunları Profesyonel Başarı Ödülü ve Kaliforniya Akıl Hocaları Teşvik Liderliği Ödülü alan Marshall, Kennedy’yle birlikte de 2008 Amerika Yapımcılar Locası David O. Selznick Kariyer Başarısı Ödülü’ne layık görüldü.

CEÁN CHAFFIN (Yapımcı) Daha önce dört tane David Fincher filminin yapımcılığını gerçekleştiren Chaffin’in yönetmenle çalışmaya başlaması 1992’de Chaffin’in yapımcısı ve yönetmeni olduğu Japon Coca-Cola reklamında oldu. İkilinin birlikte çalıştığı dört film şöyle: Michael Douglas ve Sean Penn’in başrol oynadığı, erkek kardeşi tarafından hayatını tüketen bir doğum günü hediyesi alan bir finansçıyı konu alan 1997 yapımı macera-gerilim “The Game”; Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter’ın başrollerini paylaştığı, Chuck Palahniuk’un romanına dayanan kült klasiği “Fight Club”; üç adamın kayıp bir ganimeti bulmak için girdiği malikanede bir anne ve kızın güvenli odaya saklandığı, başrollerini Jodie Foster, Forest Whitaker, Jared Leto ve Dwight Yoakum’un paylaştığı “Panic Room”; Robert Downey Jr. ve Jake Gyllenhaal’ın başrol oynadığı, San Franciscolu ünlü seri katili konu alan “Zodiac”.

Chaffin, ayrıca, iki tane Grammy ödüllü video klipin yapımcılığını gerçekleştirdi: Michael ve Janet Jackson’ın Mark Romanek imzalı klipi ve Rolling Stones’un David Fincher imzalı “Love Is Strong” klipi.

CLAUDIO MIRANDA (Görüntü Yönetimi) Görüntü yönetmeni ve yaratıcı ışıklandırma gurusu Miranda, David Fincher’la 1985’ten beri tanışıyor. Sahne sorumlusu, elektrikçi ve ışıklandırma asistanı olarak çalıştığı ilk işlerinden, Fincher’ın “The Game”inde ışıklandırmaya geçti, ardından 1999’da da “Fight Club”da görev yaptı. Miranda “The Curious Case of Benjamin Button”ın bitişinin kutlama partisinde, yönetmenle uzun süreli işbirliğinden ötürü (espri mahiyetinde) “Süreklilik Ödülü” kazandı. Miranda, Tony Scott’ın “Crimson Tide”, “The Fan” ve “Enemy of the State” filmlerini de ışıklandırdı.

Hatasız uygulamaları ve teknik bilgisi Miranda’yı şimdiki aranan görüntü yönetmeni konumuna getirdi. 2005 Sundance Film Festivali’nin Chris Eyre tarafından yönetilen hit filmi “A Thousand Roads” Miranda’nın sinemadaki ilk görüntü yönetimiydi ve takip edilmesi gereken bir GY olarak ünlenmesine yardımcı oldu.

Sıkı aksiyon filmlerinde ışıklandırma tekniklerini geliştiren Miranda, reklam ve klipleriyle En İyi Görüntü Yönetimi dalında dört bir yandan ödüller toplamaya başladı. Çektiği reklamlardaki görüntüler, gösterimleri sonra erdikten sonra bile uzun süre akıllarda kalan Miranda, 2002’de Pocari’nin “Tennis” reklamıyla AICP ve Clio ödülleri, 2004’te Xelebri reklamı için Clio Ödülü, 2005’te Heinekin reklamı için AICP Ödülü, 2004’te (Sean Paul’un rol aldığı) Beyoncé klipi için de MVPA Ödülü kazandı.

Şilili bir mimar ve dekoratörün oğlu olan Miranda, Los Angeles Yüksek Okulu’nda öğrenime başladı ama çok geçmeden o tür bir eğitimin kendisine uygun olmadığını fark etti. Masa başı işine mahkum kalmak istemedi; kaldı ki sahne sorumlusu olarak yaptığı iş çok daha ilginçti. Miranda büyük çıkışını 1994 yılında, Dariusz Wolski tarafından Alex Proyas filmi “The Crow”da şef ışıklandırma teknisyeni olarak görevlendirildiğinde yaptı.

Meslektaşlarından gelen sürekli desteğin büyük faydasını gördüğünü söyleyen Miranda, hızla ilerleyen kariyerinde pek çok değerli yardım aldığını belirtiyor. Gençlik döneminde eline kamera almış ya da Steven Spielberg olma hayalleri kurmuş biri olmayan Miranda, piyasada bu kadar yetenekli görüntü yönetmenleri varken, kendi kariyerinin bu kadar hızlı ilerlemesinin kendisini bile şaşırttığını söylüyor.

Miranda sinema stillerinden çok doğal dünyadan etkilenen bir ışıklandırma gözüne sahip. Kompozisyon içindeki kusurlar onu etkiliyor ve bir karede çoğunlukla daha az belirgin odak noktalarını ışıklandırmayı seçiyor.

Miranda, kız arkadaşı Kelli ve en büyük başarısı olarak gördüğü kızı Sofia’yla birlikte Los Angeles’ta yaşıyor. Kendisini Dattner Dispoto ve Ortakları temsil ediyor.

DONALD GRAHAM BURT (Yapım Tasarımı) Burt şu ana kadar 11 sinema filminin görüntülerini tasarladı. Bunlardan biri de yönetmen David Fincher’la ilk ortak çalışması olan “Zodiac”ti.

Burt bir çok filmde Wayne Wang’le birlikte çalıştı. Bu işbirliği, Amy Tan’in en-çok-satan romanına dayanan, eleştirmenlerin beğenisini kazanan ve Burt’ın bir sinema filminde ilk yapım tasarımı “The Joy Luck Club”la başladı. Burt, Wang’in 2005 yapımı “Because of Winn-Dixie”de de görev aldı. Jeff Daniels, Cicely Tyson ve Eva Marie Saint’in başrollerini üstlendiği film annesi tarafından terk edilince Florida’daki babasıyla yaşamaya giden genç bir kızı konu alıyordu. Burt, bunun öncesinde, Wang’le Peter Sarsgaard’ın başrol oynadığı 2001 Vegas draması “The Center of the World” ve Susan Sarandon ile Natalie Portman’ın bir nne kızı canlandırdığı 1999 yapımı komedi “Anywhere But Here”da birlikte çalışmıştı. Burt, ayrıca, Davis Guggenheim belegeseli “It Might Get Loud”un yapım tasarımını gerçekleştirdi. Belgesel rock müzisyenleri The Edge, Jimmy Page ve Jack White’ın elektronik gitara bakışını konu alıyordu.

Burt, iki John Smith filminde set tasarımı da yaptı: Vince Vaughn ve Joey Lauren Adams’ın başrol oynadığı 1998 yapımı drama “A Cool Dry Place”; ve Michelle Pfeiffer’ın rol aldığı 1995 yapımı biyografik film “Dangerous Minds”. Bu film Burt’ın Pfeiffer’la ikinci çalışmasıydı. İkili daha önce Peter Kominsky’nin yönettiği, Robin Wright Penn, Renee Zellweger ve Alison Lohman’ın da rol aldığı 2002 draması “White Oleander”da beraber yer almışlardı.

Tasarımcının bir diğer önemli çalışması da Al Pacino ve Johnny Depp’in başrol oynadığı, eleştirmenlerin övgüsünü kazanan Mike Newell gerilimi “Donnie Brasco”dur.

KIRK BAXTER (Kurgu) Doğma büyüme Sydney-Avustralyalı olan Baxter, sinema kariyerine 17 yaşında yerel bir reklam yapım şirketinde evrak taşıyıcı olarak başladı. Şirkette birçok yönetmen, geniş bir kamera departmanı, raylı kameralar, elektrikçiler ve tam kadro bir kurgu departmanı vardı. Her departmanda çalıştıktan sonra, Baxter, kendi ifadesiyle “kurguya aşık oldu ve bir daha asla başka kariyerlere dönüp bakmadı”.

18 yaşına geldiğinde, Baxter artık film konusunda eğitilmiş, tam zamanlı bir kurgu asistanıydı. İki yıl içinde reklam kurguları yapmaya başladı. AVID’in ve düzlemsel olmayan kurgunun doğuşu da bu döneme denk geliyordu. Avustralya sinema sanayinde heyecan pek az olduğu için, Baxter reklam üzerine kariyere odaklandı. Babasının İskoç kökeni sayesinde sahip olduğu İngiliz pasaportu Baxter’ın 23 yaşında daha büyük ve daha iyi fırsatlar bulma umuduyla Londra’ya taşınmasını sağladı. Londra’da beş yıl boyunca en önemli bazı İngiliz reklamlarının kurgusunu gerçekleştirdikten sonra, Baxter bu kez New York’a taşındı ve Final Cut adlı reklam kurgu şirketinin kurucu ortağı oldu. Burada yaşarken zaman zaman reklam kurgusu için Los Angeles’a aylar süren iş gezileri yapması gerekiyordu. Baxter bu uzun süreli L.A. işlerinin üstesinden gelebilmek için, Rock Paper Scissors (RPS) adlı reklam şirketi ve kurucusu Angus Wall’la paslaşmaya başladı. Ortaya çıkan olumlu sonuçlar ve Los Angeles sinema sektörünün yadsınamaz canlılığı bir araya gelince, Baxter oraya taşınmaya ve RPS’te çalışmaya karar verdi. “Zodiac”in kurgusu sırasında, Wall, yönetmen David Fincher’la Baxter’ı tanıştırdı ve bazı sahnelerin kurgusunu yapması istendi. “Bu yaklaşık iki yıl önceydi ve o günden bugüne dek Fincher’ın kurgu odasından çıkamadım desem yeridir. Angus’la birlikte ‘Benjamin Button’ın kurgusunu yaptık. Kendimi dünyanın en şanslı kurgucusu hissediyorum. Öylesine ustaca bir film ki. Bu deneyimi hayatımın sonuna dek hatırlayacağım” diyor Baxter.

ANGUS WALL (Kurgu) Sinema kurgusu uzmanı olan Wall, aynı zamanda, hem yönetmenlere ve reklam şirketlerine kurgu hizmeti veren Rock Paper Scissors’ın hem de efekt şirketi A52’nun kurucusu.

Wall 1992’de beş yıl boyunca çalıştığı Propaganda Films’den ayrıldıktan hemen sonra, Los Angeles televizyon ve sinema hizmetleri veren Rock Paper Scissors’ı, 1997’de de A52’yu kurdu. Propaganda’nın kurucu ortaklarından biri “The Curious Case of Benjamin Button”ın yönetmeni David Fincher’dı.

Wall, Propaganda’dan ayrıldıktan sonra da Fincher’la çalışmaya devam etti. Fincher için, ünlü seri katili konu alan suç draması “Zodiac”ın be gerilim türündeki “The Panic Room”un kurgusunu gerçekleştirdi. Wall, ayrıca, yönetmenin “Fight Club” filminin kurgu danışmanı, “Se7en” filminin de baş kurgucusuydu. Wall, bunların yanı sıra, John Woo imzalı “Hostage”ın kurgusunu, George Lucas’ın 1999 yapımı “Star Wars: Episode I – The Phantom Menace”ının da reklam ve fragman kurgusunu gerçekleştirdi.

Kurgu ustası, uluslararası reklam şirketleri için yüzden fazla reklamın kurgusuna da imza attı. Bu reklamlar arasında Brad Pitt’in rol aldığı Heineken ve Fincher’ın yönettiği Nike “Speedchain” reklamı da bulunuyor. Wall, “Carnivale”nin tanıtım sekansının tasarımını ve yönetmenliğini yaptı ve bu çalışmasıyla Emmy Ödülü’ne layık görüldü. Wall’un diğer reklam çalışmaları şöyle özetlenebilir: Miller’ın Errol Morris tarafından yönetilen “Alternative Fuels” reklamı; Nike’nin Spike Jonze tarafından yönetilen “Y2K” reklamı; Timex’in Tim Burton tarafından yönetilen “Kung Fu” reklamı; ve Levis’ın Gus Van Sant tarafından yönetilen “Second Day” reklamı.

JACQUELINE WEST (Kostüm Tasarımı) Kısa süre önce, Brad Pitt ve Sean Penn’in rol aldığı ve yakında gösterime girecek olan “Tree of Life”ta bir kez daha yönetmen Terrence Malick’le bir araya gelen West, daha önce yönetmenle ve yapım tasarımcısı Jack Fisk’le “The New World”de birlikte çalışmıştı.

West, son olarak, Kevin MacDonald’ın suç draması “State of Play”in kostümlerini tasarladı. Filmin başrollerinde Rachel McAdams, Russell Crowe, Ben Affleck ve Helen Mirren yer alıyordu. West, bunların yanı sıra, Oliver Hirschbeigel’in imzasını taşıyan “Invasion”da, başrollerini John Travolta, James Gandolfini, Jared Leto, Scott Caan ve Laura Dern’in paylaştığı Todd Robinson filmi “Lonely Hearts”ta görev aldı.

West ilk önce doktor olmayı planlıyordu ama Berkeley’deki University of California’dan mezun olduktan sonra, annesinin izinden gidip moda tasarımcısı olmaya karar verdi. 1988 ile 1997 yılları arasında kendi şirketini yönetti ve ülke çapında isim yapan hazır giyim kreasyonları üretti. Daha sonra kendi perakende mağazalarını da açan West’in, Barney’nin New York ve Japonya şubelerinde geçici bir süre için kendi reyonu vardı.

Marquis de Sade’nin hayatını anlatan, Philip Kaufman’ın yönettiği, Geoffrey Rush, Kate Winslet ve Joaquin Phoenix’in başrollerini paylaştığı “Quills” adlı film için hazırladığı dönem kostümleriyle Oscar’a ve BAFTA’ya aday gösterilen West, sinemaya Kaufman’ın “Henry & June”unda yaratıcı danışman olarak adım attıktan sonra, yine Kaufman’ın yönettiği, Sean Connery ve Wesley Snipes’ın başrol üstlendiği “Rising Sun”la ilk kez kostüm tasarımcılığı yaptı. West’in o dönemden bugüne dek kostümlerini tasarladığı filmler arasında başrollerini Goldie Hawn ve Susan Sarandon’ın paylaştığı “The Banger Sisters”, Joseph Fiennes ve Elisabeth Shue’nun rol aldığı “Leo” ve Sean Connery’nin başrol oynadığı “The League of Extraordinary Gentleman” sayılabilir.

ALEXANDRE DESPLAT (Müzik) Ellinin üzerinde Avrupa filminin müziğini yaptıktan ve iki Cesar Ödülü adaylığı kazandıktan sonra, “Girl with the Pearl Earring/İnci Küpeli Kız”la (2003) Hollywood’a giriş yapan Desplat, bu filmiyle Altın Küre, BAFTA ve Avrupa Filmleri adaylığı elde etti. En İyiecinin ünü Jonathan Glazer’ın “Birth” filmiyle pekişti. Nicole Kidman’ın başrolünü üstlendiği önemli sinema eleştirmenlerinden sıradışı övgüler aldı ve evrensel bir kabul gördü. Desplat bu başarısının hemen ardından Joan Allen ve Kevin Costner’ın başrollerini üstlendiği “The Upside of Anger”ın ve Bruce Willis’in rol aldığı “Hostage”ın, Stephen Gaghan filmi “Syriana”nın müziklerini yaptı. Steven Soderbergh’in yapımcısı olduğu, başrollerinde George Clooney ve Matt Damon’ın yer aldığı film Desplat’ya bir kez daha Altın Küre adaylığı getirdi. Stephen Frears’ın yönettiği, Helen Mirren’ın başrol oynadığı “The Queen” müzisyen için ilk Oscar® adaylığı ve üçüncü Altın Küre adaylığı sağladı. Desplat, aynı yıl, Edward Norton ve Naomi Watts’ın başrol oynadığı “The Painted Veil” için yazdığı müzikle Altın Küre’ye bir kez daha aday oldu ve bu kez kazandı.

Desplat, 2007 yılında, müziklerini yaptığı filmler şöyle: Dustin Hoffman ve Natalie Portman’ın başrollerini paylaştığı “Mr. Magorium’s Wonder Emporium”; Nicole Kidman ve Daniel Craig’in rol aldığı, Philip Pullman’ın sevilen üçlemesi His Dark Materials’a dayanan ilk film olan “The Golden Compass”; ve Oscar® ödüllü yönetmen Ang Lee’nin imzasını taşıyan “Lust, Caution”.

Desplat, kısa süre önce, Brad Pitt ve Sean Penn’in rol aldığı, Terrence Malick yönetimindeki “The Tree of Life” adlı filmin müziklerini tamamladı.

Yoğun Hollywood programını başarıyla dengeleyen Desplat, hâlen seçkin Avrupa filmlerine müzik yapmak için kendine zaman yaratıyor. Sanatçının son Avrupa çalışması “De Battre Mon Coeur s’est Arrêté” (“The Beat that My Heart Skipped) kendisine 2005 Berlin Film Festivali’nde En İyi Film Müziği dalında Gümüş Ayı Ödülü kazandırdı.

Desplat’nın Yunan annesi ile Fransız babası ABD’nin Berkeley Üniversitesi’nde okurken tanıştılar. Bir çok dil konuşan Desplat klasik bir eğitim aldı, ama ağırlıklı olarak Amerikan Cazı ve Hollywood film müzikleriyle beslendi. Bu etkiler Desplat’nın müziğine sızarak, yepyeni ve benzersiz besteler yapmasına olanak tanıyor.

ERIC BARBA (Görsel Efektler Amiri) Digital Domain adına çalışan Barba, David Fincher, Joseph Kosinski ve daha nice üst düzey yönetmenle olduğu gibi, sinema ve reklam dünyasında çalışırken de aynı ölçüde rahat. Yaptığı görsel efektler “The Fifth Element”, “Supernova” ve “Zodiac” gibi filmlerin yanı sıra Heineken, Jaguar, Lexus ve daha pek çok tanınmış markanın düzinelerce reklamında da izlenebilir.

2003 yılında, Fincher’ın yönettiği ve birçok ödül alan Adidas reklamının efektler amirliğini yapan Barba, o günden bu yana Fincher’ın tüm reklam ve sinema projelerinde yer aldı. Bunlar arasında, Nine Inch Nails’in video klipi; Nike, Motorola, HP ve diğer markaların reklamları; “Zodiac” ve “The Curious Case of Benjamin Button” adlı filmler bulunuyor. Barba, “Benjamin Button” projesinde başlangıç aşamasından itibaren yer aldı ve 2004’teki testte kullanılan dijital insan yaratma fikrini geliştirerek, projeni stüdyoya satılmasına yardımcı oldu. Barba kendisi de reklam yönetmenliği yaptı. Gerçekleştirdiği kampanyalar arasında American Express, Nike ve Honda reklamları bulunuyor. Barba, 1996’da Digital Domain’e katılmadan önce Steven Spielberg’ün Amblin Imaging adlı şirketinde çalıştı ve aralarında “SeaQuest DSV”, “Star Trek: The Next Generation”, “Star Trek Voyager”ın Emmy ödüllü pilot bölümünün de bulunduğu yapımlarda görev aldı. Barba, Art Center College of Design’dan mezun.

GREG CANNOM (Özel Makyaj Efektleri) Cannom 100’ü aşkın sinema ve televizyon yapıtında görev aldı. Bunlardan kayda değer olanları şöyle özetlenebilir: “The Howling”, “Cocoon”, “The Lost Boys”, “Star Trek VI”, “The Undiscovered Country”, “Alien³”, “The Shadow”, “The Mask”, “The Insider”, “Hannibal”, “Roommates”, “America’s Sweethearts”, “Ali”, “The Singing Detective”, “Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl”, “Master and Commander”, “The Far Side of the World”, “The Passion of the Christ”, “Van Helsing”, “White Chicks”, “The Life and Death of Peter Sellers”, “Forever Young”, “Big Mama’s House”, “Babel” and “Chaos Theory”. Sanatçı, “Hook”, “Hoffa”, “Roommates”, “Titanic”, “Bicentennial Man” and “A Beautiful Mind”daki çalışmalarıyla Oscar® adayı olduysa da, kendisine En İyi Makyaj dalında Oscar® Ödülü getiren Michele Burke ve Matthew W. Mungle’la birlikte çalıştığı “Bram Stoker’s Dracula”nın yanı sıra Ve Neil ve Yolanda Toussieng’le birlikte çalıştığı “Mrs. Doubtfire”dı. Sinema filmleri makyaj uygulamalarında kullanılan özel modifiye silikonun yaratıcıları olarak Wesley Wofford’la birlikte Akademi’nin Teknik Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

Bu dökümanı PDF olarak indirmek veya görüntülemek için tıklayın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Bunlar da İlginizi Çekebilir


Google’dan Doğal Güzellikleriyle ABD’nin Ulusal Parklarını Sanalda Gezdiren Enfes Proje Google Arts & Culture hareketi, "The Hidden Worlds of the National Parks" adlı çoğu insanın hiç gitmediği yerlere yolculuğa çıkaran projesi şu... (9 ay önce)
Birçok Gizli Özellikle Donatılmış Otel Odası Konsepti Bayıldığım bir iç mekan tasarımını paylaşmak istiyorum. Concrete'nin, Zoku için tasarladığı bu kompakt otel odasında ufacık alana birçok... (1 sene önce)
WP DashboardLike: Ücretsiz WordPress Teması WP DashboardLike, WordPress 2.7 (Coltrane) sürümü ile gelen yeni yönetim paneli tasarımı baz alınarak hazırlanmış ücretsiz bir WordPress... (9 sene önce)
Daha fazlası için tıklayınız →
Numan ebi Blog sayfama hosgeldin. Henuz tanismadiysak ben Numan, kullanici-merkezli web siteleri ve mobil uygulama arayuzleri tasarliyorum. Detaylar burada → Bu sitede, mikrobloglarda kaybolmasini istemedigim konularda, 2007'den beri yaziyorum. RSS FEEDLY
Öne Çıkarılanlar
UXistanbul 2017 ve Karl Gilis’in “İlk Buluşma Prensibi” Son birkaç aydır izlediğim en iyi film diye giriş yapayım. Üzerine o kadar çok konuşulur ki, nereden başlayacağımı bilemedim. Yazacak çok şey var... (3 ay önce)
UX Alive 2017’den “UX Ne ki?” Diyenleri de İlgilendiren Notlarım ve Konferans Günü Özeti Son birkaç aydır izlediğim en iyi film diye giriş yapayım. Üzerine o kadar çok konuşulur ki, nereden başlayacağımı bilemedim. Yazacak çok şey var... (3 ay önce)
📚 Mart 2017 ve Sonrası Okuduğum Kitaplar Son birkaç aydır izlediğim en iyi film diye giriş yapayım. Üzerine o kadar çok konuşulur ki, nereden başlayacağımı bilemedim. Yazacak çok şey var... (3 ay önce)
Bu blog ve bağlı diğer sitelerimde hızlı arama yapabilirsiniz.

Bu sitede yer alan içerikler izinsiz kopyalanamaz, kaynak belirtmeksizin alıntılanamaz. Gerektiği durumda bir e-posta gönderiniz. Hassasiyetiniz için teşekkürler.

TELIF HAKKI, 2007-2017 NUMANCEBI.COM